Enver Paşa ve Savaşı Başlatan Suikast Okulunu ikincilikle bitiren ,arkadaşları arasında içe dönük diye tarif edilen Kurmay Yüzbaşı Enver Balkanlara atanır.Teorik çalışmalar yerine dağlarda eşkıya ve komitacı kovalayan Enver Bey İttihat ve Terakki içinde önde gelen eylemcilerden biri olur.Haziran 1908 de ‘’Özgürlük’’ parolasıyla birliğiyle beraber dağa çıkar.Örgütü tarafından Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Rumeli Şefi ilan edilir.Üzerine gönderilen kuvvetleri bertaraf etmesiyle beraber çaresiz kalan Yıldız Sarayı 23 Temmuz 1908 de II.Meşrutiyeti ilan etmek zorunda kalır.Hürriyet karhamı olarak ünü ülke sınırlarını aşmıştır artık,portresi kartpostalları süslemesine rağmen 1913 ocak ayına kadar Cemiyetin merkez üyesi olmanın dışında siyasetle çok ta içli dışlı olmaz.
1909 yılında Berline askeri ataşe olarak atanması gelecekteki fikir ve eylemleri için dönüm noktası niteliğindedir.Avrupada ülkesine hürriyeti getiren adam olarak ünü Enver isminin dahi önüne geçmiştir.Silah anlaşması için 1910 da İngiltereye gittiğinde İngiliz gazeteleri onu Türk Garibaldisi (İtalyan Ulusal Kahramanı) diye ön sayfalardan tanıtmışlardı.Almanlar onun cesur eylemci kişiliğiyle ilgiliydiler.Ulusal birliğini tamamlamış Almanya artık global ölçekli hedefler üzerine politik hesaplar yapmaktaydı.İngiliz hakimiyet alanlarındaki Müslüman toplulukları kaznmak adına Enver Beyi kazanmak onlar adına çok önemliydi.Bu uğurda kadın bile kullanmayı denediler.Ancak Enver’in o taraklarda bezi olmadığı gibi 13 yaşındaki Naciye sultanla Nişanlanması onu Halife Damadı yapmıştı.
Ancak Almanlar oryantalist yazar E. Jaeckh kanalıyla onla bağlantı kurdular.İslamın kurtarılması ile ilgili projeler konusunda bu yazarın Enver Paşayı oldukça etkilediği tarihsel bir gerçektir.Enver paşa yakın çevresine bile açıklamadığı fikirlerini E. Jaeckh ve çevresine mektuplarla yansıttı.1911 Libya İtalyanlarla savaşta Cephe komutanlığı sırasında ki ataklığı gözükaralığı Almanlar için kazanılması gereken değer olarak onu vazgeçilmez kılmıştı.
Balkan savaşlarında Trakyada görev alır.23 Ocak 1913 te arkadaşlarıyla gerçekleştirdiği babı ali baskınıyla harbiye nazırını öldürmüş Sadrazam kamil Paşayı silah zoruyla istifa ettirip yerine Mahmut Şevket paşayı geçirtmişlerdi.22 Temmuz 1913 te cesur bir hareketle Edirnenin Bulgarlardan geri alınması Enver Paşanın ününü büsbütün arttırır.Mahmut Şevket paşa muhalefet tarafından suikaste kurban gittikten sonra Enver İttihat ve terakkinin en önemli kişisi konumuna yükselir.Rütbesi Mirlivalığa (Tuğgeneral) yükseltilmiş olan Enver Paşa Ocak 1914 te Harbiye nazırlığı ve Genelkurmay başkanlığı makamlarına gelir.Bunda damatlığının ne derece etkiliği olduğu tartışma konusudur.Ülkenin İttihat ve Terakkinin asker kanadı tarafından bu dönemde yönetilme sürecinde tek yetkili ağız oydu.
Avrupa da ise Almanyanın müttefiki Avusturya 93 harbinden sonra iyi yönetilmediği gerekçeyisle Bosna Herseki yönetmeye soyunmuş ,II.meşrutiyetin ilanından sonraki karışıklıktan istifade burayı ilhak etmişti.Bu yıllarda Bosna Hersekin iki milyon civarında olan nüfusunun %30 nu Türkler ve Boşnaklar %25 ini Katolik Hırvatlar %40 ınüzerinde bir rakamı da Ortodoks Sırplar oluşturuyordu.Müslüman ahali Rus destekli Ortodoks kilisesinin yaptığı düşman propagandadan fırsat doğarsada yapacakları kıyımdan korkuyor ve Avusturya idaresini destekliyordu.Hırvatlarında Avusturya idaresinden şikayetçi olduğu söylenemez ancak Ortodoks Sırplar 1878 de Osmanlıdan bağımsızlığını elde eden Sırbistanla birleşme amacı gütmekteydiler.
Sırbistan kurulduğu günden itibaren yayılmacı politika üzerine siyasetini inşa etmiştir.Bu politikayı halka mal etmek üzre Ulusal Savunma Birliği (Narodni Odbranye) adlı dernek kurulmuştu.Dernek sınırlar dışındaki terör faaliyetlerini yürütmek üzerede Kara El terör örgütüne de paravanlık yapıyordu.Sırp Genelkurmayı istihbarat başkanı Albay Dragutin Dimitriyeviç (Kod adı Apis) tarafından kurulan Kara El örgütü Türkleri Makedonyadan Avusturyayı ise Bosnadan kovarak Balkanlarda Sırp egemenliğini tesis etmek amacı güdüyordu.Balkan savaşları sonucu Osmanlı Makedonyayı terk edince Apisin kara el örgütüne burada gerek kalmadı ,ilgilerini Bosna ya yönlendirdiler.Avusturya Macaristan Veliahdı Franz Ferdinand’a karşı düzenlenen suikastte bu amaca yönelik tertiplenmiş bir eylemdir.Bizzat Apisin seçtiği 19 yaşlarında ki Gavrilo Prinstip ve 4 arkadaşı bu suikast için sırbistanda eğitilmiş Bosnalı Sırplardı.Hatta akli dengesi bozuk bir Müslüman olan Mehmet Mehmetbasiç adlı kişiyide kullanmak üzere aralarına katmışlardı.(Bu Müslüman Bosnanın Avusturya Genel valisi General Potierek’e saldırı girişiminde paniklemiş ve kaçmıştır.)
Suikast için 28 Haziranın seçilmesi bir tesadüf değildi.Ortodoks takvimine göre bu gün Aziz Vitus yada Sırpça adıyla Vidov Dandır. 28 Haziran 1389 Kosova da Osmanlı orduları önünde uğranan hezimetin adına bu gün günümüzdede yas günüdür.Sultan Murat Han o gün harp meydanın da Miloş Obiliç adında bir Sırp tarafından hançerlenerek şehit edilmişti.525 yıl sonra gene taçlı bir başın Sırplar tarafından 28 haziranda düşürülmesi anlamlı olacaktı.Veliaht prens önce Çabrinoviç adlı kişinin bombalı saldırısından kurtulur,yol güzergahı değiştirilir ancak arabalar yanlış saptıkları yoldan geri gelmeye çalışırlarken uygun pozisyonda bekleyen Gavrilo Prinstipin önüne gelirler,iki el ateş eder biri Prens Ferdinandı boğazından vururken diğer mermi karısı Kontesi karnından vurur.İkiside ölmüştür.Gavrilo yakalanır artık fitil ateşlenmiştir.
Avusturya Sırbistana hakkını bildirecektir,ültümatom verilir ve bunu seferberlik ilanı izler.Ancak Büyük ağabey Rusyada küçük kardeşi Sırbistanın yanındadır.Bunu Rusyanın seferberlik ilanı izler.Diğer müttefiklerinde seferbelik ilanları yakında savaş ilanına dönüşecektir.
Kazım Bey (Karabekir) suikasti Fransada iken öğrenir.Kendisi o zaman Genelkurmay İstihbarat Şube müdürüdür.Üç ay önce böyle bir senaryo üzerine görüşlerini yazıya dökmüş ve oldukça eleştiri almıştır.Senaryonun gerçeğe dönüştüğünü görmek endişeyisle derhal İstanbula dönüşe geçer.Yegane endişesi Rusların İstanbul boğazına çıkartma hazırlıkları bilindiği üzre bunun gerçekleşmesi ,başarılı olurlarsada Türkiyenin direnme şansı kalmamasıdır.
Gerçektende Rusya bu çıkartmanın hazırlıklarını tamamlamıştır.Boğazları işgal komisyonu 14 Ocak 1914 tarihinde St.Petersburg’da kurulmuş 8 şubatta da resmen faaliyete başlamıştır.Kırım ve Ukraynada bulunan 7. ve 8. Rus kolorduları çıkartma için hazırlanmış deniz nakliye imkanlarıda seferber edilmişti.Türkiye ise buna karşılık İngiltereden iki yeni zırhlı gemi almış orduyu ise Alman uzmanlarla donatmıştı.(Savaş boyunca 20 binin üzerinde Alman Osmanlı ordusunda görev yapmıştır.)Ancak İngiltere parası milletin teveccühü bağışlarla peşinen ödenmiş Sultan Osman ve Reşadiye zırhlılarının teslimini kasıtlı olarak geciktirmiş nihayetinde vermeyerek İngiliz bayrağı altında donanmasına katmıştır.Müsade olursa bu gemilerin hazin hikayesini daha geniş yazacağız.
Ayrıca Alman subayların olağanüstü yetkilerle donatılması orduda huzursuzluk yaratıyordu.Doğuda ise Batılılar Ermeni kartını daha sıkı kullanmaya başlamışlar ,büyük Ermeni kalkışması için hazırlıklarını en üst seviyeye taşımışlardı.
Savaşın yaklaştığı günlerde Osmanlı devlet erkanı da yaklaşan felaketi sezmekle beraber farklı görüşler üzerinde değerlendirmeler yapılıyordu.Özellikle Enver ve Hafız Hakkı Paşalar Alman zaferine yatırım yapmanın zorunluluk olduğu fikrini savunurken diğerleri denizlere hakim ittifak güçlerini Alman ordularının deviremiyeceğinden hareketle batılılar nezdinde ümitsiz girişimlerde bulunuyorlardı.Bahriye Nazırı Cemal Paşa Fransızlarla ,Cavit Bey İngilizlerle görüşüp anlaşma zemini arıyor hatta Talat Bey Kırıma gidip Rus Bakan Sazanoff ile görüşmekten çekinmemiş ancak tek kelimeyle tüm kapılar yüzlerine kapanmıştı.
1913 yılının Haziran ayında, Doğu Anadolu'da büyük bir Ermeni vilayetinin kurulması için teşebbüse geçen Batılılar, burasını 5 yıl süreyle Hıristiyan bir valinin yönetmesini kabul ettirmişlerdi. Ayrıca Hıristiyan ve Müslümanların eşit olarak temsil edileceği bir meclis kurulacaktı. Böylece nüfusun yüzde 85'ini oluşturan Müslümanlar,yabancı devletlerin güdümündeki yüzde 15 azınlığın insafına terkedilecekti. Kaldı ki bu vilayet, bugünkü 28 ili, yani Anadolu'nun üçte birini kapsıyordu. Boğazları işgal komisyonunun işe başladığışubat tarihinde yapılan Osmanlı-Rus Anlaşması ile bölgeye iki Avrupalı 'Genel Vali' atanmıştı. Üstelik ayda 400 altın tutarındaki muhteşem maaşları da Osmanlı devleti tarafından ödenecekti. Bunlardan Norveçli Binbaşı Hoff, Van-Bitlis-Diyarbakır bölgesine,
Hollandalı Westenek ise Trabzon-Erzurum-Sivas bölgesine müfettiş olmuşlardı. Hoff 1914 yazında gelip bir ay kaldı; ama savaş çıkınca, Westenek hiç gelemedi ve ülke bu rezil duruma katlanmaktan kurtuldu.
Ne var ki bu anlaşmalarla Rusya'nın Doğu Anadolu'daki menfaatleri bir anlamda Batılı devletler tarafından da kabul ediliyordu ki, Rusya'nın şoven Dışişleri Bakanı Sazanoff, 26 Mayıs 1914 günü, 'aksi halde' Ermenileri ayaklandırarak doğrudan müdahele edeceklerini
basına açıklamıştı.İşte bu açıklama, işgal komisyonunun çalışmalarını tamamlamasıyla birlikte endişeleri artırmıştı. Aynı Sazanoff ertesi yıl, savaşa girmeleri karşılığında Boğazlar'ın Yunanistan'a verilmesi gibi bir konu gündeme geldiğinde, kıskançlık ve hiddetten titrediğini itiraf etmişti.Bunun yanı sıra 29 Temmuz 1913 ile 9 Nisan 1914 tarihleri arasında Avrupalı devletler tarafından yapılan bir dizi paylaşım anlaşmasıyla Fransızlar Suriye ile Batı Karadeniz bölgesini; İngilizler, Irak ile Ege'yi; İngilizlerle bu konuda anlaşan Almanlar, İskenderun'a kadar olan bölgeyi ve İtalyanlar da Antalya ve Muğla'yı alacak şekilde aralarında anlaşmışlardı.
Kısacası, 1918'de ortaya çıkacak olan durum, daha 1913/14 kışında hazırlanmıştı. Vaziyet vahimdir...
24 Şubat 2012 Cuma
I.Dünya Savaşına Girişimiz Ne basit bir ifadedir bizim bizden önceki neslin yada bizden sonraki neslin okul sıralarında öğreneceği gibi biz aslında bu savaşa girmeyecekmişizde Osmanlı ünüforması giymiş denizcilerin donattığı iki Alman gemisi gidip Odessa ve Sivastopolü bombalamış gerekçesi.Karlofçadan beri süreci izlediğimizde bunun ne kadar hafif ne kadar havada kalan bir ifade olduğunu görüyoruz.Bu bombardumana tüm Türk donanması katılmıştır yani sadece Yavuz (Goben) ve Midilli (Breslau) değil ,Samsun Bafra Taşoz ve nice donanma gemileri Sinop ve Çeşme yenilgilerinin intikamını almak ister gibi ay yıldız tapalı mermileri aynen onların daha önce yaptığı gibi tepelerinde patlatmıştır.
Ancak şu da yargılanacak bir ifadedir,Almanya yanında bu savaşa girmek.
Bu bir tercih değildi yada bir seçenek masa başında paylaşılan son Türk imparatorluğu yılana sarıldı ,ancak o günlerinde hakkını verelim can düşmanı Rusyaya bile müttefiklik teklif edildi.Ancak Türklerin kaderi egemen oldukları Arap topraklarında fosil yakıtların yani petrolün bulunmasıyla geri döndürülemez üzre değişti.Her yerden darbe aldıkları halde 93 harbinde bitti balkan harbinde bitti denen Türkler bir kez daha kendine kefen biçenleri yanıltmak için sahnediydiler.
Şahsi inancım milletimizin ne kahramanlara ne de hainlere ihtiyacı vardır.Tarih topyekün bizimdir .İhtiyacımız olan zaten genetikten kahramanlığa fedakarlığa layık bu ırkı zafere yürütecek liderdir.Bu gün de lidere olan açlığımız vakadır.Başarısızlıkları da yenilgileride bu milletin evlatlarına anlatabilmek için hainler üretmemize gerek yok ,nerede hangi taktik hatayı yaptık diye sorup hatalarımızdan derslerle uygun stratejiler üretip beyin gücümüzü özellikle yeni yetişen beyin gücümüzü alın terlerini vatanın her karış toprağına akıtmaya gönüllü yetiştirebiliyorsak aidiyetimizden gurur duyduğumuz bu Türk devleti nice destanlar yazmaya layıktır.
Bu savaş Osmanlının tasfiyesiyle sonuçlanır.Bu enkazın altından bağımsız Türkiye Atatürk önderliğinde kan ve terle büyük özverilerle kurulur.Ancak burada tuhaf olan zaten geleceği belli olan savaştan yada sonuçlarından ziyade Osmanlının neden savaşa girdiği savaşın kendisinden de öne geçmiştir.
Kabul buyrulursa Dünya savaşına giden diplomatik süreci ,Cephelerdeki imkansızlıklara rağmen fedakarlıkları ,masa başında cepheler kırılmasına rağmen asla pranga giymemiş Türklerin İstiklal yolunda Damat Ferit gibi hain oğlu hainlerin imzaladığı her şeyi kanla yırttığını yazacağız.
Tarih bizi yazdı ve yazmaya devam edecek.Türk oğlu kendi boynuna takılan kemendi çevirip o gafile takmaya her zaman muktedirdir.Yeter ki ol diyelim…
Ancak şu da yargılanacak bir ifadedir,Almanya yanında bu savaşa girmek.
Bu bir tercih değildi yada bir seçenek masa başında paylaşılan son Türk imparatorluğu yılana sarıldı ,ancak o günlerinde hakkını verelim can düşmanı Rusyaya bile müttefiklik teklif edildi.Ancak Türklerin kaderi egemen oldukları Arap topraklarında fosil yakıtların yani petrolün bulunmasıyla geri döndürülemez üzre değişti.Her yerden darbe aldıkları halde 93 harbinde bitti balkan harbinde bitti denen Türkler bir kez daha kendine kefen biçenleri yanıltmak için sahnediydiler.
Şahsi inancım milletimizin ne kahramanlara ne de hainlere ihtiyacı vardır.Tarih topyekün bizimdir .İhtiyacımız olan zaten genetikten kahramanlığa fedakarlığa layık bu ırkı zafere yürütecek liderdir.Bu gün de lidere olan açlığımız vakadır.Başarısızlıkları da yenilgileride bu milletin evlatlarına anlatabilmek için hainler üretmemize gerek yok ,nerede hangi taktik hatayı yaptık diye sorup hatalarımızdan derslerle uygun stratejiler üretip beyin gücümüzü özellikle yeni yetişen beyin gücümüzü alın terlerini vatanın her karış toprağına akıtmaya gönüllü yetiştirebiliyorsak aidiyetimizden gurur duyduğumuz bu Türk devleti nice destanlar yazmaya layıktır.
Bu savaş Osmanlının tasfiyesiyle sonuçlanır.Bu enkazın altından bağımsız Türkiye Atatürk önderliğinde kan ve terle büyük özverilerle kurulur.Ancak burada tuhaf olan zaten geleceği belli olan savaştan yada sonuçlarından ziyade Osmanlının neden savaşa girdiği savaşın kendisinden de öne geçmiştir.
Kabul buyrulursa Dünya savaşına giden diplomatik süreci ,Cephelerdeki imkansızlıklara rağmen fedakarlıkları ,masa başında cepheler kırılmasına rağmen asla pranga giymemiş Türklerin İstiklal yolunda Damat Ferit gibi hain oğlu hainlerin imzaladığı her şeyi kanla yırttığını yazacağız.
Tarih bizi yazdı ve yazmaya devam edecek.Türk oğlu kendi boynuna takılan kemendi çevirip o gafile takmaya her zaman muktedirdir.Yeter ki ol diyelim…
Balkanlar ; Osmanlının Baş Belası Komitacılık ve Balkan Savaşı Osmanlı Fatih döneminde Balkanların fethini tamamladığında dahi Arnavutluk ve Karadağın yüksek dağlık kesimlerine tam anlamıyla hakim olamadı.1790 lara kadar yayla ile ova arasında ki denge 1790 lara kadar devam etti.Fransız ihtilalinin Balkanlarda ki etkisi yadsınamaz.1820 Mora kanlı Mora isyanıyla başlayan çetelerle mücadele süreci Kurtuluş Savaşın da son çete artıkları imha edilene kadar yüz yıllık bir süre devam etti.
Eşkıya yada Eşkıyalık kavramı sadece Osmanlı değil zamanın diğer devletleri içinde sorundu aslında.Ancak Osmanlının hükmettiği geniş coğrafyada çöllerde Bedeviler asi Vahabbiler,Doğu Anadoluda aşiretler ve Balkanlarda ki etnik eşkıyalar gündelik hayatın parçalarıydı.
19 yy da Balkanların etnik eşkıyaları bağımsızlık davasında komitacılar oluverdiler.
Komitacılığın merkez üssü Makedonya idi.Makedonlar,Bulgarlar,Sırplar ve Yunanlıların hakimiyet için mücadele verdiği bir alandı.Osmanlı ise düzeni korumak adına mücadele veriyordu.1800 lerin sonunda Makedonyada özerklik için çarpışan Santralist adlı grupla Bulgar yanlısı Vrohovistler grubu hem birbirleriyle hemde Türk askeriyle savaşıyorlardı.Bulgar yanlısı gurup Bulgarlardan her türlü desteği alıyor ve kan döküyordu.Daha sonra Yunanlılarda Makedonyada ki komitacılık faaliyetlerine katılmışlar özellikle Giritte Osmanlıya karşı gerilla harbinde uzmanlaşmış Giritlileri komitacı olarak Rumeliye sürmüştür.Aralarında en meşhur olanının adı Akritas tır ki yaklaşık elli yıl sonra Kıbrısta sahneye konacak planın adı da Akritas planı olacaktır.Ayrıca Sırplar,Arnavutlar ve Karadağlılar da bu kervana eklenmiş kendi bölgelerinde komitacılık faaliyetlerine başlamışlardı.Bulgar yanlısı güçlerin 1902 tarihinde ve 1903 te başlattığı iki ayaklanma bastırlmış ancak Rumeli bir savaş ,mücadele alanı haline gelmişti.Ecdat yadigarı topraklarda ki Türklerin ise durumu vahimdir.Ne bu etnik unsurlar gibi iyi bir örgütlenmeleri ne de eğitim sistemleri vardır.Kural değişmez Türk unsuru imparatorluğun tüm yükünü çeker nimetler ise bunlar tarafından paylaşılırdı.
Çeteler yabancılarıda kaçırıp fidye istiyorlardı ancak çarpıcı olanı kendi askerinin maaşını tayınını veremiyen Osmanlı Avrupalılar karşısında küçük düşmeme adına bu fidyeleri ödüyordu.Olaylar komitacıları cesaretlendirecek gelişmelerle sürüyor tedhiş eylemleri artarak devam ediyordu.Tren soygunları dahi yapılır hale gelmişti.
Ordu canla başla çabalıyor ancak bir düzine devlet tarafından desteklenen bu faaliyetlerin önüne geçilemiyordu.Yakalanan komitacılar konsoloslar nezaretinde zindanlardan çıkartılıyor mücadeleyi veren Türkler bunu çaresizlikle seyretmekle yetiniyorlardı.
Türk köyleri basılıyor katliamlar yapılıyor ,askerin takibi başlayınca hücre evleri gibi kullandıkları kiliselere sığınıyorlardı,buralar basılır ise Osmanlıya Avrupalı devletlerden nota üzerine nota yağıyordu Hristiyanların baskı gördüğüne dair..
Hemen hepsi Anadolu ve Egeden gelen sayısız askerin bu uğurda can vermesi ile günler geceler süren nöbetler ve takipler boyunca artık klasik asker görüntüsünden ziyade eşkıyanın taktiklerini ona karşı kullanan komitacı imajı ile asker imajının birbirine karıştığı bir görüntü ortaya çıkar.Ancak bu gayrinizami savaş konusunda uzmanlaşmak başka bir zamanda yani Kurtuluş savaşında işe yarayacak düzenli ordunun dağıldığı ve henüz kurulma aşamasında olduğu bir dönemde Kuvayı Milliye milisleri hem düzenli orduları oyalayıp zaman kazandıracak hem de Rum ve Ermeni çetelerinin daha büyük çaplı kıyım yapmalarına engel olacaktır.Tarihin cilvesi olarak Türkler yüz yıl boyunca kendilerine karşı uygulanan taktiği milli kurtuluş mücadelelerinde düşmana karşı kullanmışlardır.
20 yy.ın ilk yıllarında Balkanlar görüntü itibariyle barut fıçısıdır.Hatta savaşların anası I.dünya savaşını kıvılcımıda Balkanlara nasip olacaktır.Balkan harbi öncesinde Balkan devletleri Osmanlının içine düştüğü durumu iyi analiz etmiş ancak teker teker harp ilanınında bir sonuç getirmeyeceğini fark ederek Osmanlıya karşı ortak idealler çerçevesinde birleşmişlerdi.Başta Bulgarlar olmak üzere iyi bir hazırlık planlı bir seferberlik dönemi geçirdiler.
Bu arada Osmanlı-İtalya savaşı sürmektedir.Savaşın kaçınılmaz gözüktüğü Osmanlı tarafındada belirgin fikirdir ancak Osmanlı devlet ricalinde fikir ayrılıkları çok daha fazladır.Balkan savaşı esnasında uygulanacak iki taktik fikir birbiriyle Çatışma halindedir.Goltz paşanın (Baron Von der Goltz) Türkler önce savunmada kalmalı fikri ile dönemin Genelkurmay Başkanı Nazım Paşanın Sürekli Taaruz harekatı fikri.
Baron Goltz Prusya-Alman ordusunun parlak subaylarından biriyken 1883 te Osmanlı ünüforması giymiş 1916 yılında Bağdatta Osmanlı 6.ordusunun başında tifüsten ölüp İstanbula defnedinele kadar askeri danışman sıfatıyla hizmet vermiştir.1897 Türk-Yunan savaşının kazanılmasın taktiksel olarak başarıda payı vardır.Elbette ki öncelikle Alman çıkarları için İstanbuldaydı bu inkar edilemez ancak askeri danışman sıfatıyla gönderilmiş pek çok soytarıdan daha fazla Osmanlıya hizmetleri vardır.Ancak modernizasyon tekliflerinin çoğu geri çevrildiği gibi en enteresan teklifi savaş zamanı askerin açlık yaşamaması adına cephe gerisinde konserve fabrikaları kurulma önerisi ‘’Bizim asker meşakkate alışkındır’’ diyerek geri çevrilmesidir.Açlık Balkan savaşındada en büyük düşman olmaya devam edecektir.
Goltz bu kadar geniş sınırların savunulamıyacağını,sınırların daralıp daha merkezi savunmanın başarılı olacağını savunuyordu.Teorisinide Osmanlının Afrika ve Avrupa da Anadoluda olduğu kadar kökleşilemediğini ve İstanbulun jeostratejik konum itibariyle artık başkent olmaya uygun olmadığını Konya yada Kayserinin işgal tehdidine daha az açık olduğu savlarıyla destekliyordu.Kurtuluş savaşı sırasında bu tezler destek görmüştür.
Goltz’un Balkan savaşları ile ilgili tahmini şöyleydi ;’’ Ülkeleri ve güç kaynakları dar ancak toplu olan Balkan ülkeleri başlangıçta kazanacaklar,Ülkeleri ve güç kaynakları geniş ve dağınık Türkler toparlanarak durumu dengeleyecektir.Bu nedenle Türklerin en başta savunma harbi yapıp düşmanın direncini kırması yeterli gücü yığdıktan sonra taaruza geçerek düşmanı imha etmesi gerekir.’’
Bu görüşler Nazım Paşanın fikirleriyle taban tabana zıttı.Fransız subayı Grandmaison ın çok moda olan taaruz harekatı fikri ona daha yatkındı.Osmanlı genelkurmayı tarafından hazırlanan hücüm planı ‘’Plan 5’’ üzerinde değişiklik yapmayı bile düşünmedi Nazım paşa.
Ordu bir milletin varoluş teminatıdır ve her dönem için güçlü bir ordu ve ordunun bağrından çıkmış iyi komuta heyeti elzemdir.Milli ordunun idare yetkisi yabancılara yada yabancı ekollere bırakılamaz.
Plan 5 e göre sınır birlikleri derhal Bulgaristana girecek bunlar Bulgarları hırpalarken düşman iitfakın dengesi bozulacak süratle saldıran Osmanlı orduları kolay bir zafere ulaşacaktı.Seferberlik halindeki birlikleri gezen Nazım Paşa ‘’Merasim elbiselerinizi hazırlayınız,iki ay sonra Sofya ya gireceksiniz’’ gibi iddialı söylevler verirken Bulgarlar çoktan seferberliklerini tamamlamışlardı.Kolay zafer kazanacak Türk ordusu ise Balkan devletlerinin hazırlıkları bilindiği halde savaş tecrübesi olan 100 tabur askerini terhis etmiş yada İtalyan tehlikesine karşı Batı Anadoluya ve Yemen deki bitmez tükenmez isyanlara kaydırmıştı.Rumelide savaş çok yakın olduğu dönemde dahi seferberlik mevcudunun 3 te 1 ne ancak ulaşılmıştı.Bu eğitimsiz acemi birlikler taaruz harekatı yapmaktan çok uzaktı.
Dört Balkan ülkesi( Bulgaristan,Sırbistan,Karadağ ve Yunanistan) 30 Eylül 1912 de seferberlik ilan eder.Osmanlı İtalya ile savaş halindedir.Alelacele tüm İtalyan isteklerinin kabul edildiği Uşi anlaşmasını imzalayıp tüm sıklet merkezini Balkanlar olarak değiştirmek istedilersede 1 Ekimde geç başlatılan seferberlikle yeter sayılara ulaşmak mümkün olmayacaktı.Oysa görece rahat dönem geçirmiş Balkan devletlerinin hazırlıkları tamdı ve eski efendilerini Avrupadan sürmek adına moralleri ve inançlarıda yüksekti.
Karadağlılar savaş ilanını bile beklemeden sınır ihlallerine başlamışlardı.Oysa hazırlık için saatlere bile ihtiyacı olan Osmanlı 16 Ekim günü savaşı ilan eden taraf oldu.
18 Ekim günü resmen muharebeler başladı.Nazım paşanın kolorduları hücüma kaldıran mesajları yığınağını tamamlayamamış Osmanlı ordularının düzenini bozmaktan ve asker kaybetmekten başka bir işe yaramadı.Kesinlikle hazır Bulgarlar 22-23 Ekimde Kırklareli 29-30 Ekimde Lüleburgaz Muharebelerini kazanıp Edirneyi kuşattı.Düzensiz bir şekilde ağırlıklarını bırakarak çekilen Türk kuvvetleri ancak Gelibolu Çatalca hattında istihkamlar oluşturarak tutunabildiler.Doğu Trakyanın büyük bir kısmı Nazım Paşanın taaruz hayalleri arasında 15 gün içinde düşman istilasına uğramıştı dört koldan.Batıda bulunan Türk Vardar Ordusu 22-24 Ekimde Kumanovada Sırplar karşısında hatlarını kaybedip çekilerek Arnavutluka doğru çekildi.Uzmanlara göre Vardar ordusu harbi daha geride Üsküp veya Manastır yakınlarında kabullenseydi Sırplar ikmal hatlarından uzaklaştırabilir ve avantajlı bir konuma gelebilirdi.Ancak bu orduda yeterli seviyede olmadığı halde kati hücüm emri almıştı.Vardar ordusu çekilince daha doğuda ki Usturuma kolordusunun da dayanağı çöktü.Bu gelişen durum Türk tarihine Türk savaş tarihine Türklüğe bir utanç ve ibret vesikası bir kara leke bıraktı ; Selanik valisi Nazım ve Selanik Garnizonu komutanı Tahsin utanç verici bir şekilde savaşmadan teslim oldular, şehri hediye ettiler.Halbuki yenilgilere rağmen Osmanlı doğu ordusu Gelibolu Çatalca hattını,Edirne kalesini Batı ordusuda Yanya ve İşkodrayı 5 ay ellerinde tutmuştu ,bu direnişe Selanik eklenseydi durum çok daha değişik olabilirdi.İhanetin sonucu bu kadar büyüktür. Halbuki Doğu ordusu Edirne ve Istrancalar arasında savunmada kalabilir.Batı ordusu makedonyada zaman kazanabilirdi.Bu iki ordu varlığını sürdürebildiği takdirde Anadoludan gelen yeni takviyelerle,İtalya savaşı yüzünden coğrafi olarak dağıtılmış birliklerin toparlanabilmesiyle düşmana güçlü bir taaruzla cevap verilebilirdi.Barışı sürdürmenin olanaksız olduğu bellidir ancak ilk savaş ilan eden taraf olmanında zaman açısından gereksizliği ortadadır.Osmanlı ordusu bu ilk onbeşgün içersindeki kayıpların yarattığı yıkımdan kurtulamadı.Edirnenin geri alınması için yapılan taaruzlar sonuçsuz kaldı.Esat Paşanın Yanya da HasanRıza paşanın İşkodra da Cavit paşanın Arnavutlukta direnen askerleri çaresiz kaldılar.Bu Türk tarihinin en büyük felaketlerinden biridir.Yanya (Epir),Arnavutluk,Teselya,Makedonya,Ege Adaları,Batı Trakya elden çıkar ,düşen topraklar da yaşanan katliamlar tecavüzler soygun ve yağmalar ise tarifi imkansız acıları Türk’e yaşatmıştır.Kıyımdan kaçabilenler 93 harbinden sonra en büyük göç dalgasıyla Anadoluya akmışlardır.
Müslüman Boşnaklarda bu zulme katliama aynen Türkler gibi uğramıştır.Sreberinaca daki Sırp katliamının 14.yılının anıldığı dün ( 11.07.2009) 8000 i aşkın Boşnak müslümanın yattığı toplu mezarlara baktığınızda ,Saraybosna da Mostar köprüsünü yıkan Hırvat topçusunun gözüne, Sırpların her yıl Kosova ovasında yaktığı ağıtlara ,Yunanistanda Batı Trakya Türklerine yapılan Muameleye ,daha düne kadar Bulgaristanda varolan Toplama kamplarına,Makedonya da Türk köylerinin görüntüsüne fakirlik ve izbeliğe bakarsanız Balkanlar da Türk ‘e duyulan nefretin günümüzdede canlılığından bir şey kaybetmediğini kesinlikle görürsünüz.Tarihi bilerek politikalar üretmek ,barışa taraftar olup eğer cenk şart isede ona da tümüyle hazır olmak şarttır.
23 Martta eski payitaht Edirne düşer ,kirli Bulgar çizmeleri bir utanç vesikası olarak Sinanın Selimiyesini kirletir.Tanrı bir kez daha yaşatmasın.Edirnenin kurtarılması 29 Haziranda Başlayan 2.balkan Savaşının ilk ayına rastlar.
1913 yılı Mayıs ayında barış anlaşması imzalanır Londra anlaşmasına göre Arnavutluk bağımsızlığını kazanır,Girit yunan toprağı olarak tanınır,Osmanlı sınırı Midye-Enez hattı olur( Edirne ve Kırklareli Bulgarlarda kalmıştır.)Güney Makedonya ve Selanik Yunanistana Kuzey ve orta Makedonya Sırbistana bırakılr.Silistre Romanyaya verilir.İkinci Anavatan Rumeli 550 yıl sonra terk edilir milyonlarca göçmen katledilen yüzbinler tablo korkunçtur.Meşhur Bab-ı Ali baskını Ocak 1913 te yaşanmış gelişen süreç içersinde Kabineyi kuran Mahmut Şevket Paşanın da suikaste kurban gitmesiyle İttihat ve Terakki yönetime tamamen el koymuştur.
Osmanlı ganimetini yağma aşaması Balkan devletlerini birbirine düşürür.2.Balkan harbi diye adlandırılan safhadır.Sırbistan ittifak esnasında kendisine ayrılan harekat çizgisinden daha büyük bir alanı işgal etmiş ve geri vermeyi reddetmiştir.Diğer taraftan aslan payını Bulgarların alması ve Egede kıyı sahibi durumuna gelmeleride ayrı bir sorun olmuştur.Sırbistan ile Yunanistanın yakınlaşmasından rahatsız Bulgarlar sürpriz bir saldırıyla 29-30 haziranda bu iki ülkeye saldırır.makedonyada başarılı olamayan Bulgar ordusu Romenlerinde kuzeyden taaruzuyla oldukça güç bir duruma düşer.Osmanlı fırsatı değerlendirir Bulgaristana savaş ilanıyla beraber Edirne yi geri alır.29 Eylül 1913 te imzalanan İstanbul anlaşmasına göre Kırklareli,Dimetoka ve Edirne Osmanlıya geri verilir.
Balkanların yitirilişi ulusal kimlik bilincini ortaya çıkarmıştır.Ulusal kimlik olarak artık Türk milliyetçiliği ön plana çıkmıştır.Çoğu uzmana göre 1912 de başlayan bu bilinç zorlu I.dünya savaşı ve İstiklal Harbi şartlarına mukavemette temel oluşturmuştur.
Eşkıya yada Eşkıyalık kavramı sadece Osmanlı değil zamanın diğer devletleri içinde sorundu aslında.Ancak Osmanlının hükmettiği geniş coğrafyada çöllerde Bedeviler asi Vahabbiler,Doğu Anadoluda aşiretler ve Balkanlarda ki etnik eşkıyalar gündelik hayatın parçalarıydı.
19 yy da Balkanların etnik eşkıyaları bağımsızlık davasında komitacılar oluverdiler.
Komitacılığın merkez üssü Makedonya idi.Makedonlar,Bulgarlar,Sırplar ve Yunanlıların hakimiyet için mücadele verdiği bir alandı.Osmanlı ise düzeni korumak adına mücadele veriyordu.1800 lerin sonunda Makedonyada özerklik için çarpışan Santralist adlı grupla Bulgar yanlısı Vrohovistler grubu hem birbirleriyle hemde Türk askeriyle savaşıyorlardı.Bulgar yanlısı gurup Bulgarlardan her türlü desteği alıyor ve kan döküyordu.Daha sonra Yunanlılarda Makedonyada ki komitacılık faaliyetlerine katılmışlar özellikle Giritte Osmanlıya karşı gerilla harbinde uzmanlaşmış Giritlileri komitacı olarak Rumeliye sürmüştür.Aralarında en meşhur olanının adı Akritas tır ki yaklaşık elli yıl sonra Kıbrısta sahneye konacak planın adı da Akritas planı olacaktır.Ayrıca Sırplar,Arnavutlar ve Karadağlılar da bu kervana eklenmiş kendi bölgelerinde komitacılık faaliyetlerine başlamışlardı.Bulgar yanlısı güçlerin 1902 tarihinde ve 1903 te başlattığı iki ayaklanma bastırlmış ancak Rumeli bir savaş ,mücadele alanı haline gelmişti.Ecdat yadigarı topraklarda ki Türklerin ise durumu vahimdir.Ne bu etnik unsurlar gibi iyi bir örgütlenmeleri ne de eğitim sistemleri vardır.Kural değişmez Türk unsuru imparatorluğun tüm yükünü çeker nimetler ise bunlar tarafından paylaşılırdı.
Çeteler yabancılarıda kaçırıp fidye istiyorlardı ancak çarpıcı olanı kendi askerinin maaşını tayınını veremiyen Osmanlı Avrupalılar karşısında küçük düşmeme adına bu fidyeleri ödüyordu.Olaylar komitacıları cesaretlendirecek gelişmelerle sürüyor tedhiş eylemleri artarak devam ediyordu.Tren soygunları dahi yapılır hale gelmişti.
Ordu canla başla çabalıyor ancak bir düzine devlet tarafından desteklenen bu faaliyetlerin önüne geçilemiyordu.Yakalanan komitacılar konsoloslar nezaretinde zindanlardan çıkartılıyor mücadeleyi veren Türkler bunu çaresizlikle seyretmekle yetiniyorlardı.
Türk köyleri basılıyor katliamlar yapılıyor ,askerin takibi başlayınca hücre evleri gibi kullandıkları kiliselere sığınıyorlardı,buralar basılır ise Osmanlıya Avrupalı devletlerden nota üzerine nota yağıyordu Hristiyanların baskı gördüğüne dair..
Hemen hepsi Anadolu ve Egeden gelen sayısız askerin bu uğurda can vermesi ile günler geceler süren nöbetler ve takipler boyunca artık klasik asker görüntüsünden ziyade eşkıyanın taktiklerini ona karşı kullanan komitacı imajı ile asker imajının birbirine karıştığı bir görüntü ortaya çıkar.Ancak bu gayrinizami savaş konusunda uzmanlaşmak başka bir zamanda yani Kurtuluş savaşında işe yarayacak düzenli ordunun dağıldığı ve henüz kurulma aşamasında olduğu bir dönemde Kuvayı Milliye milisleri hem düzenli orduları oyalayıp zaman kazandıracak hem de Rum ve Ermeni çetelerinin daha büyük çaplı kıyım yapmalarına engel olacaktır.Tarihin cilvesi olarak Türkler yüz yıl boyunca kendilerine karşı uygulanan taktiği milli kurtuluş mücadelelerinde düşmana karşı kullanmışlardır.
20 yy.ın ilk yıllarında Balkanlar görüntü itibariyle barut fıçısıdır.Hatta savaşların anası I.dünya savaşını kıvılcımıda Balkanlara nasip olacaktır.Balkan harbi öncesinde Balkan devletleri Osmanlının içine düştüğü durumu iyi analiz etmiş ancak teker teker harp ilanınında bir sonuç getirmeyeceğini fark ederek Osmanlıya karşı ortak idealler çerçevesinde birleşmişlerdi.Başta Bulgarlar olmak üzere iyi bir hazırlık planlı bir seferberlik dönemi geçirdiler.
Bu arada Osmanlı-İtalya savaşı sürmektedir.Savaşın kaçınılmaz gözüktüğü Osmanlı tarafındada belirgin fikirdir ancak Osmanlı devlet ricalinde fikir ayrılıkları çok daha fazladır.Balkan savaşı esnasında uygulanacak iki taktik fikir birbiriyle Çatışma halindedir.Goltz paşanın (Baron Von der Goltz) Türkler önce savunmada kalmalı fikri ile dönemin Genelkurmay Başkanı Nazım Paşanın Sürekli Taaruz harekatı fikri.
Baron Goltz Prusya-Alman ordusunun parlak subaylarından biriyken 1883 te Osmanlı ünüforması giymiş 1916 yılında Bağdatta Osmanlı 6.ordusunun başında tifüsten ölüp İstanbula defnedinele kadar askeri danışman sıfatıyla hizmet vermiştir.1897 Türk-Yunan savaşının kazanılmasın taktiksel olarak başarıda payı vardır.Elbette ki öncelikle Alman çıkarları için İstanbuldaydı bu inkar edilemez ancak askeri danışman sıfatıyla gönderilmiş pek çok soytarıdan daha fazla Osmanlıya hizmetleri vardır.Ancak modernizasyon tekliflerinin çoğu geri çevrildiği gibi en enteresan teklifi savaş zamanı askerin açlık yaşamaması adına cephe gerisinde konserve fabrikaları kurulma önerisi ‘’Bizim asker meşakkate alışkındır’’ diyerek geri çevrilmesidir.Açlık Balkan savaşındada en büyük düşman olmaya devam edecektir.
Goltz bu kadar geniş sınırların savunulamıyacağını,sınırların daralıp daha merkezi savunmanın başarılı olacağını savunuyordu.Teorisinide Osmanlının Afrika ve Avrupa da Anadoluda olduğu kadar kökleşilemediğini ve İstanbulun jeostratejik konum itibariyle artık başkent olmaya uygun olmadığını Konya yada Kayserinin işgal tehdidine daha az açık olduğu savlarıyla destekliyordu.Kurtuluş savaşı sırasında bu tezler destek görmüştür.
Goltz’un Balkan savaşları ile ilgili tahmini şöyleydi ;’’ Ülkeleri ve güç kaynakları dar ancak toplu olan Balkan ülkeleri başlangıçta kazanacaklar,Ülkeleri ve güç kaynakları geniş ve dağınık Türkler toparlanarak durumu dengeleyecektir.Bu nedenle Türklerin en başta savunma harbi yapıp düşmanın direncini kırması yeterli gücü yığdıktan sonra taaruza geçerek düşmanı imha etmesi gerekir.’’
Bu görüşler Nazım Paşanın fikirleriyle taban tabana zıttı.Fransız subayı Grandmaison ın çok moda olan taaruz harekatı fikri ona daha yatkındı.Osmanlı genelkurmayı tarafından hazırlanan hücüm planı ‘’Plan 5’’ üzerinde değişiklik yapmayı bile düşünmedi Nazım paşa.
Ordu bir milletin varoluş teminatıdır ve her dönem için güçlü bir ordu ve ordunun bağrından çıkmış iyi komuta heyeti elzemdir.Milli ordunun idare yetkisi yabancılara yada yabancı ekollere bırakılamaz.
Plan 5 e göre sınır birlikleri derhal Bulgaristana girecek bunlar Bulgarları hırpalarken düşman iitfakın dengesi bozulacak süratle saldıran Osmanlı orduları kolay bir zafere ulaşacaktı.Seferberlik halindeki birlikleri gezen Nazım Paşa ‘’Merasim elbiselerinizi hazırlayınız,iki ay sonra Sofya ya gireceksiniz’’ gibi iddialı söylevler verirken Bulgarlar çoktan seferberliklerini tamamlamışlardı.Kolay zafer kazanacak Türk ordusu ise Balkan devletlerinin hazırlıkları bilindiği halde savaş tecrübesi olan 100 tabur askerini terhis etmiş yada İtalyan tehlikesine karşı Batı Anadoluya ve Yemen deki bitmez tükenmez isyanlara kaydırmıştı.Rumelide savaş çok yakın olduğu dönemde dahi seferberlik mevcudunun 3 te 1 ne ancak ulaşılmıştı.Bu eğitimsiz acemi birlikler taaruz harekatı yapmaktan çok uzaktı.
Dört Balkan ülkesi( Bulgaristan,Sırbistan,Karadağ ve Yunanistan) 30 Eylül 1912 de seferberlik ilan eder.Osmanlı İtalya ile savaş halindedir.Alelacele tüm İtalyan isteklerinin kabul edildiği Uşi anlaşmasını imzalayıp tüm sıklet merkezini Balkanlar olarak değiştirmek istedilersede 1 Ekimde geç başlatılan seferberlikle yeter sayılara ulaşmak mümkün olmayacaktı.Oysa görece rahat dönem geçirmiş Balkan devletlerinin hazırlıkları tamdı ve eski efendilerini Avrupadan sürmek adına moralleri ve inançlarıda yüksekti.
Karadağlılar savaş ilanını bile beklemeden sınır ihlallerine başlamışlardı.Oysa hazırlık için saatlere bile ihtiyacı olan Osmanlı 16 Ekim günü savaşı ilan eden taraf oldu.
18 Ekim günü resmen muharebeler başladı.Nazım paşanın kolorduları hücüma kaldıran mesajları yığınağını tamamlayamamış Osmanlı ordularının düzenini bozmaktan ve asker kaybetmekten başka bir işe yaramadı.Kesinlikle hazır Bulgarlar 22-23 Ekimde Kırklareli 29-30 Ekimde Lüleburgaz Muharebelerini kazanıp Edirneyi kuşattı.Düzensiz bir şekilde ağırlıklarını bırakarak çekilen Türk kuvvetleri ancak Gelibolu Çatalca hattında istihkamlar oluşturarak tutunabildiler.Doğu Trakyanın büyük bir kısmı Nazım Paşanın taaruz hayalleri arasında 15 gün içinde düşman istilasına uğramıştı dört koldan.Batıda bulunan Türk Vardar Ordusu 22-24 Ekimde Kumanovada Sırplar karşısında hatlarını kaybedip çekilerek Arnavutluka doğru çekildi.Uzmanlara göre Vardar ordusu harbi daha geride Üsküp veya Manastır yakınlarında kabullenseydi Sırplar ikmal hatlarından uzaklaştırabilir ve avantajlı bir konuma gelebilirdi.Ancak bu orduda yeterli seviyede olmadığı halde kati hücüm emri almıştı.Vardar ordusu çekilince daha doğuda ki Usturuma kolordusunun da dayanağı çöktü.Bu gelişen durum Türk tarihine Türk savaş tarihine Türklüğe bir utanç ve ibret vesikası bir kara leke bıraktı ; Selanik valisi Nazım ve Selanik Garnizonu komutanı Tahsin utanç verici bir şekilde savaşmadan teslim oldular, şehri hediye ettiler.Halbuki yenilgilere rağmen Osmanlı doğu ordusu Gelibolu Çatalca hattını,Edirne kalesini Batı ordusuda Yanya ve İşkodrayı 5 ay ellerinde tutmuştu ,bu direnişe Selanik eklenseydi durum çok daha değişik olabilirdi.İhanetin sonucu bu kadar büyüktür. Halbuki Doğu ordusu Edirne ve Istrancalar arasında savunmada kalabilir.Batı ordusu makedonyada zaman kazanabilirdi.Bu iki ordu varlığını sürdürebildiği takdirde Anadoludan gelen yeni takviyelerle,İtalya savaşı yüzünden coğrafi olarak dağıtılmış birliklerin toparlanabilmesiyle düşmana güçlü bir taaruzla cevap verilebilirdi.Barışı sürdürmenin olanaksız olduğu bellidir ancak ilk savaş ilan eden taraf olmanında zaman açısından gereksizliği ortadadır.Osmanlı ordusu bu ilk onbeşgün içersindeki kayıpların yarattığı yıkımdan kurtulamadı.Edirnenin geri alınması için yapılan taaruzlar sonuçsuz kaldı.Esat Paşanın Yanya da HasanRıza paşanın İşkodra da Cavit paşanın Arnavutlukta direnen askerleri çaresiz kaldılar.Bu Türk tarihinin en büyük felaketlerinden biridir.Yanya (Epir),Arnavutluk,Teselya,Makedonya,Ege Adaları,Batı Trakya elden çıkar ,düşen topraklar da yaşanan katliamlar tecavüzler soygun ve yağmalar ise tarifi imkansız acıları Türk’e yaşatmıştır.Kıyımdan kaçabilenler 93 harbinden sonra en büyük göç dalgasıyla Anadoluya akmışlardır.
Müslüman Boşnaklarda bu zulme katliama aynen Türkler gibi uğramıştır.Sreberinaca daki Sırp katliamının 14.yılının anıldığı dün ( 11.07.2009) 8000 i aşkın Boşnak müslümanın yattığı toplu mezarlara baktığınızda ,Saraybosna da Mostar köprüsünü yıkan Hırvat topçusunun gözüne, Sırpların her yıl Kosova ovasında yaktığı ağıtlara ,Yunanistanda Batı Trakya Türklerine yapılan Muameleye ,daha düne kadar Bulgaristanda varolan Toplama kamplarına,Makedonya da Türk köylerinin görüntüsüne fakirlik ve izbeliğe bakarsanız Balkanlar da Türk ‘e duyulan nefretin günümüzdede canlılığından bir şey kaybetmediğini kesinlikle görürsünüz.Tarihi bilerek politikalar üretmek ,barışa taraftar olup eğer cenk şart isede ona da tümüyle hazır olmak şarttır.
23 Martta eski payitaht Edirne düşer ,kirli Bulgar çizmeleri bir utanç vesikası olarak Sinanın Selimiyesini kirletir.Tanrı bir kez daha yaşatmasın.Edirnenin kurtarılması 29 Haziranda Başlayan 2.balkan Savaşının ilk ayına rastlar.
1913 yılı Mayıs ayında barış anlaşması imzalanır Londra anlaşmasına göre Arnavutluk bağımsızlığını kazanır,Girit yunan toprağı olarak tanınır,Osmanlı sınırı Midye-Enez hattı olur( Edirne ve Kırklareli Bulgarlarda kalmıştır.)Güney Makedonya ve Selanik Yunanistana Kuzey ve orta Makedonya Sırbistana bırakılr.Silistre Romanyaya verilir.İkinci Anavatan Rumeli 550 yıl sonra terk edilir milyonlarca göçmen katledilen yüzbinler tablo korkunçtur.Meşhur Bab-ı Ali baskını Ocak 1913 te yaşanmış gelişen süreç içersinde Kabineyi kuran Mahmut Şevket Paşanın da suikaste kurban gitmesiyle İttihat ve Terakki yönetime tamamen el koymuştur.
Osmanlı ganimetini yağma aşaması Balkan devletlerini birbirine düşürür.2.Balkan harbi diye adlandırılan safhadır.Sırbistan ittifak esnasında kendisine ayrılan harekat çizgisinden daha büyük bir alanı işgal etmiş ve geri vermeyi reddetmiştir.Diğer taraftan aslan payını Bulgarların alması ve Egede kıyı sahibi durumuna gelmeleride ayrı bir sorun olmuştur.Sırbistan ile Yunanistanın yakınlaşmasından rahatsız Bulgarlar sürpriz bir saldırıyla 29-30 haziranda bu iki ülkeye saldırır.makedonyada başarılı olamayan Bulgar ordusu Romenlerinde kuzeyden taaruzuyla oldukça güç bir duruma düşer.Osmanlı fırsatı değerlendirir Bulgaristana savaş ilanıyla beraber Edirne yi geri alır.29 Eylül 1913 te imzalanan İstanbul anlaşmasına göre Kırklareli,Dimetoka ve Edirne Osmanlıya geri verilir.
Balkanların yitirilişi ulusal kimlik bilincini ortaya çıkarmıştır.Ulusal kimlik olarak artık Türk milliyetçiliği ön plana çıkmıştır.Çoğu uzmana göre 1912 de başlayan bu bilinç zorlu I.dünya savaşı ve İstiklal Harbi şartlarına mukavemette temel oluşturmuştur.
31 Mart Vakası ve İtalya Savaşı Olay Rumi takvimle 31 Mart 1325 te olduğu için (13 Nisan 1909) bu isimle anılmıştır.II.Meşrutiyetin ilanıyla beraber geçen süreçte İttihatçılar iktidarı tam anlamıyla ele almayı başaramamışlardır.Bu dolaylı denetim siyasal iktidarsızlık için vesile idi.Halk arasında yayılan söylenti ve çalkantılar ittihatçılara muhalif grupların bir araya gelebilmesi için uygun zemin hazırlamıştı.Siyasi cinayet teriminin sözlüklerimize girdiği dönemlerdir yandaş yada karşıtların bu gerekçeyle öldürüldüğü bir zaman aralığıdır.Özellikle Derviş Vahtedinin yayınladığı Volkan gazetesinin propaganda yayınları ittihatçıların uygulamalarından rahatsız alaylı askerler arasında taraftar buldu.12 Nisanı 13 Nisana bağlayan gece Taksim Avcı taburundaki askerler komuta heyetini katlederek ayaklandılar.Heyeti mebusanın önüne gelerek Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinin istifasını istediler ,hükümet olayların daha da büyümemesi adına üyeler olarak birer birer istifa ettiler.İsyancı askerler ittihatçı subaylarla mebusları buldukları yerde katlediyorlardı.Çoğu ittihatçı ya kentte saklandı yada İstanbul dışına kaçtı.Padişahın olaylarla ilgisi olmamasına rağmen durumu bu gün dahi araştırmacılar arasında tartışma konusudur tıpkı ayaklanmanın kışkırtıcılarının kimler olduğu konusu gibi.İttihat Terakki İstanbuldaki denetimi kaybetmiştir ancak isyancılarda kısmen denetim sağlamış olsalarda bundan sonra ne yapacaklarına dair ne bir programları nede organizasyonları vardır.İttihat ve terakki organizasyon olarak sıklet merkezi Selanikte III.Orduyu harekete geçirir.Ayaklanmayı bastırmak üzre yürüyen III.Ordu unsurlarına Hareket Ordusu adı Verildi.Heyeti Ayan yeşilköyde toplanır ve Hareket Ordusunun başkente girişinin meşruluğunu onaylar.23 Nisanı 24 üne bağlayan gece Ordu küçük direnişler hariç İstanbuldaki duruma hakim olur.Sıkıyönetim ilan edilir,ayaklanma önderleri Divan-ı Harpte süratli bir yargılamadan sonra idam edilir.Ama bu hareketin en önemli gelişmesi meclisin 27 Nisan da aldığı kararla II.Abdülhamidi tahttan indirmiş yerine kardeşi V.Mehmet Reşad adıyla padişah ilan edilmişti.Pek çok uzmanın üzerinde birleştiği üzre klasik anlamda son Osmanlı padişahıdır.Bundan sonra gelecek son iki padişah sembolik makam olmaktan öte gidememiştir.Hatta dahada ekstrem fikirliler Abdülhamidide Divan-ı Harbde yargılamak istemişler ancak Hüseyin Hilmi Paşa hükümetinin bunu reddetmesiyle bu fikir uygulamaya konmamıştır.(II.Abdülhamid 1912 ye kadar Selanikte ikamet ettirilir ,daha sonra getirildiği Beylerbeyi sarayında ölümü olan 1916 yılına kadar izole bir hayat sürer)
Aslında bir iki küçük isyan dışında işler 1911 yılına kadar iyi gidiyor gibi gözükür.Belki de ateşten günler başlamadan önce son sessizliktir bu.Çöküşü anlatırken defalarca vurgulanması gereken gerçek Türk bu çöküş ve gerilemeyi yaşarken genlerinden aldığı dayanma gücünü daima korumuş asla kayıtsız bir teslimiyet göstermemiştir.Bu ruhun günümüz coğrafyasındada var olması şart ve gereklidir.Yüksek değerler ve maneviyat her türlü cehennemden Türk’ün yeniden dirilişi için kılavuzdur.Her ana babanın da Türklüğe aidiyetten anladığı bu yüksek değerler manzumesini evlatlarına aktarmak olmalıdır.
İtalyada durumdan vazife çıkarır ve Trablusgarbın (Libya) işgali gündeme gelir.İtalyanın verdiği Ültimatom üzerine Sadrazam Hakkı Paşa 25 Eylül 1911 de istifa eder yerine Küçük Said Paşa Hükümetinin gelmesiyle Trablusgarb birinci gündem maddesidir.Trablusgarb savaşları bir yıl sürmüştür.Bu denizaşırı vilayetimizi savunma adına güçlü bir donanma ve lojistiğimiz olmadığı üzre Girit gibi bir aczi yaşayacağımızı tahmin eden İtalya işgal güçleri rahat bir zafer azmindedir.Yerel direnişe destek maksadıyla Libyaya gönderilen subay yada erat gayriremi ,kılık değiştirmiş yada kaçak görüntüsüyle İstanbul-İskenderiye (Mısır) arasını gemi ,Libya sınırındaki Sallum şehrine kadar Tren ,Sallum dan sonra Tobruk-Derne-Bingazi ye ulaşmak adına 800 km yolu yani çölü deve at sırtında yada yaya katetmişlerdir.Yüksek vatan sevgisinin verdiği zorlukları aşma cesaretine sahip bu insanlar en az Yavuzun Tih Çölünü aşan ordusunun neferleri kadar şanlıydılar.Bu gün ne kadar uzak ve yabancı bir ülkedir bize Libya değil mi?Ancak 1911 de vatan toprağı olduğu üzere Anadoludan kopup gelen yiğitlerin açlık,susuzluk ,ölüm kokan topraklarda haysiyet ,erkeklik,vatan duygularıyla canını sebil ettiği yerdir. Yakın dönem Türk tarihine damgalarını vuracak iki liderinde muharip olarak cenk meydanında yer aldığı yerdir Trablusgarb ; Mustafa Kemal ve Enver Paşa.
29 Eylül de İtalyanın Osmanlıya savaş ilanı İngiltere ve Fransanında desteğiyle İtalyan kuvvetleri adriyatikteki bir kısım Osmanlı gemilerini batırıp,30 Eylül de Trablusu bombardımana başlar.Şehri savunmaya çalışan düzenli Osmanlı birliği 8000 kadardır.5 Ekimde Trablus 18 Ekimde Derne 20 Ekimde Bingazi düşer ,takviye İtalyan birlikleri karaya çıkarılır.Toparlanan Osmanlı Ordusu yerel halkın paramiliter unsurlarının da desteğiyle 23 ve 26 Ekimde iki büyük karşı taaruz düzenler.Bunlar püskürtülse dahi İtalyan kayıpları çok fazladır.5 Kasımda İtalyan gazeteleri Trablusgarbın ilhakını ilan ederken cephede durum çok farklıdır ,kıyı kesimi hariç içerilere İtalyan ilerleyişi durdurulmuş ,Osmanlı direnişi kırılamamıştır.Mustafa Kemal Trablusgarbe Gazete Muhabiri Şerif bey sahte kimliğiyle gelmiş savaş süresince Derne birliklerine Komuta etmiştir,rütbesi Kurmay Binbaşıdır.Onunla beraber Bingazi birliklerine Komuta eden Kurmay Yarbay Enver Bey (Paşa), Trablus birliklerine komuta eden Kurmay Albay Neşet Bey ,Fuat (Bulca),Nuri (Conker) ve Fethi (Okyar) Beyler burada kader ve gaza birliği yapmışlardır.Özellikle bölgedeki Sunusi tarikatı ve şeyhinin desteğiyle Osmanlı İtalyanların beklediğinin çok çok üzerinde bir direniş göstermiştir.İtalyanların sayıca üstünlüğüne rağmen gayrinizami savaş taktikleriyle İtalyanlar üzerine bezdirici ve fedakar saldırılar düzenleniyordu. Mustafa Kemal idaresindeki kuvvetler 22 Aralıkta parlak Tobruk zaferine imza atıyordu.Kendisi 16-17 Ocak 1912 taaruzları esnasında gözünden yaralanır,bir ay hastahane tedavisinden sonra tekrar cepheye döner.
İtalyanın bölgede 100000 muharip unsuru bulunmasına rağmen Osmanlı kuvvetleri yerel unsurlarla beraber 25000 muharip unsura sahiptir.Osmanlı kuvvetleri İtalyan kuvvetleri gibi yüksek lojistik desteğe,hava keşif yeteneğine,yüksek kalibreli topçu desteğine sahip değildir,oldukça adaletsiz bir kuvvet dağılımı söz konusudur.1911 de başlayan Yemen isyanı yüzünden bir takım kuvvetler buraya kaydırılmıştı.İtalyan deniz kuvvetlerinin Kızıldenize girip buradaki trafiği kesmesi ,bir kısım Osmanlı limanlarını bombalaması Yemen isyanında bastırılmasını engellemişti.18 Nisanda İtalyan donanması Çanakkaleye dayanır,boğazlar tüm trafiğe kapatılır.Ticari kaygılarla araya giren Avrupalı devletlerin gayretiyle boğaz ablukası kaldırtılır.
Libyada kesin sonucu bir türlü elde edemeyen Osmanlı direnişini kıramayan İtalya hedef değiştirir 5 Mayıs 1912 de Rodosu ve 12 adaları işgal eder.(Cezair-i Bahri Sefid Eyaleti).8 Ekim 1912 de Karadağın Osmanlıya savaş ilanı Balkan Savaşı patlak verince 15 Ekimde İtalyanın tüm şartlarının kabuluyle İsviçrenin Uşi şehrinde barış anlaşması imzalandı.Çünkü Egeyi abluka altına alan İtalyan Donanması Makedonya ve Balkanlara denizden Osmanlı Lojistik sevkiyatını imkansız kılıyordu.Bu gün de geçerli olduğu üzre Güçlü Donanma ,Güçlü Donanma yine de Güçlü Donanma……
Aslında bir iki küçük isyan dışında işler 1911 yılına kadar iyi gidiyor gibi gözükür.Belki de ateşten günler başlamadan önce son sessizliktir bu.Çöküşü anlatırken defalarca vurgulanması gereken gerçek Türk bu çöküş ve gerilemeyi yaşarken genlerinden aldığı dayanma gücünü daima korumuş asla kayıtsız bir teslimiyet göstermemiştir.Bu ruhun günümüz coğrafyasındada var olması şart ve gereklidir.Yüksek değerler ve maneviyat her türlü cehennemden Türk’ün yeniden dirilişi için kılavuzdur.Her ana babanın da Türklüğe aidiyetten anladığı bu yüksek değerler manzumesini evlatlarına aktarmak olmalıdır.
İtalyada durumdan vazife çıkarır ve Trablusgarbın (Libya) işgali gündeme gelir.İtalyanın verdiği Ültimatom üzerine Sadrazam Hakkı Paşa 25 Eylül 1911 de istifa eder yerine Küçük Said Paşa Hükümetinin gelmesiyle Trablusgarb birinci gündem maddesidir.Trablusgarb savaşları bir yıl sürmüştür.Bu denizaşırı vilayetimizi savunma adına güçlü bir donanma ve lojistiğimiz olmadığı üzre Girit gibi bir aczi yaşayacağımızı tahmin eden İtalya işgal güçleri rahat bir zafer azmindedir.Yerel direnişe destek maksadıyla Libyaya gönderilen subay yada erat gayriremi ,kılık değiştirmiş yada kaçak görüntüsüyle İstanbul-İskenderiye (Mısır) arasını gemi ,Libya sınırındaki Sallum şehrine kadar Tren ,Sallum dan sonra Tobruk-Derne-Bingazi ye ulaşmak adına 800 km yolu yani çölü deve at sırtında yada yaya katetmişlerdir.Yüksek vatan sevgisinin verdiği zorlukları aşma cesaretine sahip bu insanlar en az Yavuzun Tih Çölünü aşan ordusunun neferleri kadar şanlıydılar.Bu gün ne kadar uzak ve yabancı bir ülkedir bize Libya değil mi?Ancak 1911 de vatan toprağı olduğu üzere Anadoludan kopup gelen yiğitlerin açlık,susuzluk ,ölüm kokan topraklarda haysiyet ,erkeklik,vatan duygularıyla canını sebil ettiği yerdir. Yakın dönem Türk tarihine damgalarını vuracak iki liderinde muharip olarak cenk meydanında yer aldığı yerdir Trablusgarb ; Mustafa Kemal ve Enver Paşa.
29 Eylül de İtalyanın Osmanlıya savaş ilanı İngiltere ve Fransanında desteğiyle İtalyan kuvvetleri adriyatikteki bir kısım Osmanlı gemilerini batırıp,30 Eylül de Trablusu bombardımana başlar.Şehri savunmaya çalışan düzenli Osmanlı birliği 8000 kadardır.5 Ekimde Trablus 18 Ekimde Derne 20 Ekimde Bingazi düşer ,takviye İtalyan birlikleri karaya çıkarılır.Toparlanan Osmanlı Ordusu yerel halkın paramiliter unsurlarının da desteğiyle 23 ve 26 Ekimde iki büyük karşı taaruz düzenler.Bunlar püskürtülse dahi İtalyan kayıpları çok fazladır.5 Kasımda İtalyan gazeteleri Trablusgarbın ilhakını ilan ederken cephede durum çok farklıdır ,kıyı kesimi hariç içerilere İtalyan ilerleyişi durdurulmuş ,Osmanlı direnişi kırılamamıştır.Mustafa Kemal Trablusgarbe Gazete Muhabiri Şerif bey sahte kimliğiyle gelmiş savaş süresince Derne birliklerine Komuta etmiştir,rütbesi Kurmay Binbaşıdır.Onunla beraber Bingazi birliklerine Komuta eden Kurmay Yarbay Enver Bey (Paşa), Trablus birliklerine komuta eden Kurmay Albay Neşet Bey ,Fuat (Bulca),Nuri (Conker) ve Fethi (Okyar) Beyler burada kader ve gaza birliği yapmışlardır.Özellikle bölgedeki Sunusi tarikatı ve şeyhinin desteğiyle Osmanlı İtalyanların beklediğinin çok çok üzerinde bir direniş göstermiştir.İtalyanların sayıca üstünlüğüne rağmen gayrinizami savaş taktikleriyle İtalyanlar üzerine bezdirici ve fedakar saldırılar düzenleniyordu. Mustafa Kemal idaresindeki kuvvetler 22 Aralıkta parlak Tobruk zaferine imza atıyordu.Kendisi 16-17 Ocak 1912 taaruzları esnasında gözünden yaralanır,bir ay hastahane tedavisinden sonra tekrar cepheye döner.
İtalyanın bölgede 100000 muharip unsuru bulunmasına rağmen Osmanlı kuvvetleri yerel unsurlarla beraber 25000 muharip unsura sahiptir.Osmanlı kuvvetleri İtalyan kuvvetleri gibi yüksek lojistik desteğe,hava keşif yeteneğine,yüksek kalibreli topçu desteğine sahip değildir,oldukça adaletsiz bir kuvvet dağılımı söz konusudur.1911 de başlayan Yemen isyanı yüzünden bir takım kuvvetler buraya kaydırılmıştı.İtalyan deniz kuvvetlerinin Kızıldenize girip buradaki trafiği kesmesi ,bir kısım Osmanlı limanlarını bombalaması Yemen isyanında bastırılmasını engellemişti.18 Nisanda İtalyan donanması Çanakkaleye dayanır,boğazlar tüm trafiğe kapatılır.Ticari kaygılarla araya giren Avrupalı devletlerin gayretiyle boğaz ablukası kaldırtılır.
Libyada kesin sonucu bir türlü elde edemeyen Osmanlı direnişini kıramayan İtalya hedef değiştirir 5 Mayıs 1912 de Rodosu ve 12 adaları işgal eder.(Cezair-i Bahri Sefid Eyaleti).8 Ekim 1912 de Karadağın Osmanlıya savaş ilanı Balkan Savaşı patlak verince 15 Ekimde İtalyanın tüm şartlarının kabuluyle İsviçrenin Uşi şehrinde barış anlaşması imzalandı.Çünkü Egeyi abluka altına alan İtalyan Donanması Makedonya ve Balkanlara denizden Osmanlı Lojistik sevkiyatını imkansız kılıyordu.Bu gün de geçerli olduğu üzre Güçlü Donanma ,Güçlü Donanma yine de Güçlü Donanma……
Jön Türkler hareketi,İttihat ve Terakki ,II.Meşrutiyet ; 1865 yılında altı genç İttifak-ı Hamiyet adında bir dernek kurdular.İçlerinde Namık kemal’in de olduğu bu gençlerin ortak tutumları klasik devlet bürokrasisine ve onu temsil eden Ali ve Fuat paşalara muhalefetti.Sadece 1860-64 döneminde Lübnan,Romanya,Karadağ ve Sırbistan özerk hale gelmişti.Kendilerine göre devleti bu büyük kayıplardan ve çöküşten kurtaracak şeyin halka siyasal haklar tanımak olduğuna inanıyorlardı.Bu sayede Müslüman olmayan halkın Osmanlıdan kopmak istemesi için bir gerekçe kalmayacak Batılı devletlerde Osmanlı içişlerine müdahil olmak için bahane uyduramayacaktı.Meşrutiyeti isteyen bu gençler hem devleti kurtardıklarına inanıyor hemde demokratik siyasal düzen için mücadele ettiklerine inanıyorlardı.Bu inanışı benimseyenler kendilerine Yeni Osmanlılar demeyi uygun gördüler.Örgüt Avrupada ki ‘’Genç’’ örgütleri özelliklede İtalyada ki ‘’Genç İtalya ‘’ örgütünü örnek almıştı.19 yy da Avrupada feodaliteye karşı mücadele eden liberal hareketler ‘’Genç’’ adıyla anılıyordu.Avrupada Hasta Adam lakabı takılan Osmanlıyı özgürlükçü demokratik bir yolda ayağa kaldırmak amacını güdenlere Fransızca Jeune-Turc /Jon Türk denildi.
1881 de Fransa Tunusu ertesi yılda İngiltere Mısırı işgal eder.Berlin kongresinde özerk bir vilayet haline getirilen Doğu Rumeli ayaklanır,1885 te fiilen Bulgaristanla birleşir.
Sonradan İttihat ve Terakki adını alacak örgütün kuruluşu bu yıllara rastlar (1889)Askeri Tıp Fakültesinde kurulan gizli örgütün adı İttihad-ı Osmani dir.ishak Sukuti,İbrahim Temo,Abdullah Cevdet ,Hüseyinzade Ali kurucularıdır.İttihad-ı Osmani bir gizli muhalefet örgütü olarak Askeri Tıbbiyede kuruluşundan sonra fakültelerde yayılmaya devam etti.Bu arada örgütün adı bu zaman dilimi içersinde değişerek Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti oldu.Örgütün başlangıcında ki temel felsefesi Osmanlıcılıktır.Namık Kemal’in Osmanlı Milliyetçiliği İttihad-ı anasır (Unsurlar İttihadı) ilkesiyle anlatılıyordu.
Türk ve Müslüman olmayan unsurların demokratik haklar verilince devlete bağlanacaklarına olan bu inanç ancak büyük bir hayal olarak nitelenebilir.Bulgaristan ‘ında vatandan kopmasından sonra Osmanlıdan kopma yada bağımsızlık yönünde aşama kaydetmemiş tek Hristiyan unsur kalıyordu oda Ermeniler.Aslında Rumlarla beraber Anadolunun burjuvazi sınıfı konumundaydılar ,zanaat ticaret devlet bürokrasisi gibi alanlarda merhaleler kaydettikleri gibi zorunlu askerlik yapmamaları avantajlarıydı.Buna rağmen bir kumarı seçtiler.Ermeni olaylarının hem İstanbulda hemde Anadoluda başlaması bu yıllara rastlar.Bu olaylarda Amerikan misyoner okullarının payı büyüktür.Ayrıca Rusların onların hamisi olma rolüne soyunması cesaretlerini bir kademe daha artıyordu.1887 de Hınçak 1890 da Taşnak Ermeni ihtilal örgütleri kurulur.
Osmanlı içindeki bu muhalefet Osmanlılık parolasıyla harekete geçerken , 93 Harbinde Şıpka Tümen Komutanı olan Süleyman paşanın savaş sonrası Askeri okullar nazırı (Bakanı) olması bir dönüm noktasıdır.Onun idaresiyle beraber bu okullarda Milli Şuur,Milliyetçilik ve Tarih kavramlarının temel olguları yeşermiştir.Yaptığı çalışmalardan Tarih-i Alem adlı eseri Milli bilincin kilometre taşlarındandır.Onbeş yıl içinde bu okullardan mezun isimleri sayarsak herhalde yorgun imparatorluğun hayat mücadelesinde öne çıkmış hatta küllerinden tekrar doğan Cumhuriyet Türkiye’sinin varoluşuna etken fikirlerin burada başladığını görürüz.Mustafa Kemal Atatürk ,Fevzi Çakmak,Fahrettin Altay,Ali Fuat Cebesoy,Enver Paşa,Rauf Orbay,Kazım Karabekir,Nuri Conker,İsmet İnönü vb…Kurucu ekibi Türk asıllı olmayan cemiyetin ileride Enver,Talat ve Cemal paşalarla beraber Türk olmayan unsurları tavsiye edip cemiyeti tamamen Türkçü yapıya kavuşturmasında bu fikirlerin büyük payı vardır.
İttihat ve Terakki konusu ,teşkilat ilk kurulduğunda gizli bir yapılanma olduğu için spekülasyonlara açık bir konu.Üzerine yüklenen iddalar vardır.Ancak bu konuyuda bağımsız objektif kaynaklardan okumakta fayda var diye düşünüyorum.Bir ittihat ve terakki üyesi olan 1918 yılında İstanbul vali ve belediye başkanlığı yapan Süleyman Kani (İrtem) Beyin eseri Yıldız ve Jön Türkler İttihat ve Terakki Gizli Tarihi bu konuda ilgilenenlerin genişçe bilgi sahibi olabileceği iyi bir kaynak.
İmparatorluk 20.yy ı geniş toprak kayıpları,siyasi çalkantılar ve politik kavgalar,isyanlar,tam anlamıyla bir yabancı tahakkümü ile karşılıyordu.
II.Abdülhamid önce anayasa hazırlattırmış ,meclis açmış 1878 de ise meclisi süresiz tatil edip resmen yürürlükten kalkmasada anayasa uygulanmamıştır.Koşulların baskısıyla tepeden inme reformların yürümediğine geniş kitlelerin destek ve özümsemesi olmadan yaşamasına imkan olmadığına dair güzel bir örnektir.20.yy ın ilk seneleri memleket içinde yeni şekillenen siyasi dengeler padişahı Kanun-i Esasiyi uygulamaya zorlamıştır.III.Ordunun subayları ayaklanarak dağa çıkmıştır,merkezi idarenin ise bu iç kalkınmayı rapt-ı zapt altına alacak gücü yoktu. İsyanı kontrol altındatutmak için gönderdiği ŞemsiPaşa, daha trenden inerken teğmenAtıf Efendi tarafından vurulmuş,yerine geçen 'Tatar Osman'lakaplı Osman Fevzi Paşada Manastır'da kaldığı yer kuşatıldıktansonra dağa kaldırılmıştı.Konağında abluka altına alınmışolan Manastır valisi HıfzıPaşa'dan haber alınamıyordu.Rumeli Müfettişi Umumisi HilmiPaşa'dan gelen şu telgraf ise II.Abdülhamid’in son direncini kırdı: "Zatı şahanelerinearzederim ki bu taraflardabenden başka herkes İttihatçıdır."
İhtilali sürükleyen İttihat ve Terakki üyeleri dahi II.Abdülhamid düşerken hazırlıksız kadrolarıyla ağır sorunların ve sorumlulukların altında nasıl ateşten günler yaşayacaklarından habersizdiler.Rumeli dağlarında yıllardır Sırp,Arnavut,Bulgar komitacıları kovalayan genç askerler bu isyancılara karşı aynı taktikleri uygulmaya başlamışlardı.Rus çarı ile İngiliz Kralının Revaldeki buluşmasını Osmanlının tasfiyesi ve işgal kararı olarak yorumlayan askerler dağa çıkarak meşrutiyet talep etmişlerdir.Yorgun devlet mekanizmasının kabulden başka sansı olmamıştır.23 Temmuz 1908 de Padişah iradesi çıkar.Günlerin getirdiği baskıdan olsa gerek bu ilan sıradan halk arasında müthiş bir çoşku patlamasına sebeb olmuştur,umutlar yükselmiştir.II.Meşrutiyetin ilanı iki ismi toplum önüne hürriyet kahramanı adıyla çıkarttı.Binbaşı Enver Bey (Enver Paşa) ve Kolağası Niyazi Bey.
Öyle bir şöhrettir ki bu o yıl doğan çocuklarının çoğuna memleketin dört bir yanında Enver yada Niyazi adları verilir,Enver ve Niyazi adları taşıyan iki harp gemisi için yardım kampanyası açılır bu kampanyaya II.Abdülhamid in dahi 5000 Osmanlı lirası bağış yapması manidardır.Niyazi bey ışıklar altından çabuk ayrılırken Enver Bey Hürriyet kahramanlığından Padişah damatlığına Binbaşılıktan Başkomutanlığa giden yolda süratli adımlarla ilerliyecektir.
Azınlıklar bu ortamdan kendi örgütlenmeleri için yararlandılar,hürriyetten anladıkları buydu.Türk tepkisi gecikmedi yükselen değer olan Türk Milliyetçiliği ideolojisi Türk Ocağı,İstihlak-ı Milli Cemiyeti,Türk Yurdu gibi derneklerin kurulmasıyla kendini hissettirmeye başlamıştı.Gerçi ittihad ve Terakki merkezi yönetimi şubelerine Ermenileri özellikle kazanın üye yapın diye talimatlar verdiysede bunlar sonuçsuz girişimler olduğu gibi daha büyük sorunların yaşanacağı oyunun giriş sahnesiydi aslında.
Memleketin yaşadığı bu Hürriyet !!!! ortamından sadece azınlıklar istifade etmemiş Bulgaristan Doğu Rumelide tam bağımsız bir krallık olduğunu ,Avusturya Bosna-Herseki topraklarına kattığını açıklamış Giritin Yunanistana ilhakı tamamlanmıştır.
1881 de Fransa Tunusu ertesi yılda İngiltere Mısırı işgal eder.Berlin kongresinde özerk bir vilayet haline getirilen Doğu Rumeli ayaklanır,1885 te fiilen Bulgaristanla birleşir.
Sonradan İttihat ve Terakki adını alacak örgütün kuruluşu bu yıllara rastlar (1889)Askeri Tıp Fakültesinde kurulan gizli örgütün adı İttihad-ı Osmani dir.ishak Sukuti,İbrahim Temo,Abdullah Cevdet ,Hüseyinzade Ali kurucularıdır.İttihad-ı Osmani bir gizli muhalefet örgütü olarak Askeri Tıbbiyede kuruluşundan sonra fakültelerde yayılmaya devam etti.Bu arada örgütün adı bu zaman dilimi içersinde değişerek Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti oldu.Örgütün başlangıcında ki temel felsefesi Osmanlıcılıktır.Namık Kemal’in Osmanlı Milliyetçiliği İttihad-ı anasır (Unsurlar İttihadı) ilkesiyle anlatılıyordu.
Türk ve Müslüman olmayan unsurların demokratik haklar verilince devlete bağlanacaklarına olan bu inanç ancak büyük bir hayal olarak nitelenebilir.Bulgaristan ‘ında vatandan kopmasından sonra Osmanlıdan kopma yada bağımsızlık yönünde aşama kaydetmemiş tek Hristiyan unsur kalıyordu oda Ermeniler.Aslında Rumlarla beraber Anadolunun burjuvazi sınıfı konumundaydılar ,zanaat ticaret devlet bürokrasisi gibi alanlarda merhaleler kaydettikleri gibi zorunlu askerlik yapmamaları avantajlarıydı.Buna rağmen bir kumarı seçtiler.Ermeni olaylarının hem İstanbulda hemde Anadoluda başlaması bu yıllara rastlar.Bu olaylarda Amerikan misyoner okullarının payı büyüktür.Ayrıca Rusların onların hamisi olma rolüne soyunması cesaretlerini bir kademe daha artıyordu.1887 de Hınçak 1890 da Taşnak Ermeni ihtilal örgütleri kurulur.
Osmanlı içindeki bu muhalefet Osmanlılık parolasıyla harekete geçerken , 93 Harbinde Şıpka Tümen Komutanı olan Süleyman paşanın savaş sonrası Askeri okullar nazırı (Bakanı) olması bir dönüm noktasıdır.Onun idaresiyle beraber bu okullarda Milli Şuur,Milliyetçilik ve Tarih kavramlarının temel olguları yeşermiştir.Yaptığı çalışmalardan Tarih-i Alem adlı eseri Milli bilincin kilometre taşlarındandır.Onbeş yıl içinde bu okullardan mezun isimleri sayarsak herhalde yorgun imparatorluğun hayat mücadelesinde öne çıkmış hatta küllerinden tekrar doğan Cumhuriyet Türkiye’sinin varoluşuna etken fikirlerin burada başladığını görürüz.Mustafa Kemal Atatürk ,Fevzi Çakmak,Fahrettin Altay,Ali Fuat Cebesoy,Enver Paşa,Rauf Orbay,Kazım Karabekir,Nuri Conker,İsmet İnönü vb…Kurucu ekibi Türk asıllı olmayan cemiyetin ileride Enver,Talat ve Cemal paşalarla beraber Türk olmayan unsurları tavsiye edip cemiyeti tamamen Türkçü yapıya kavuşturmasında bu fikirlerin büyük payı vardır.
İttihat ve Terakki konusu ,teşkilat ilk kurulduğunda gizli bir yapılanma olduğu için spekülasyonlara açık bir konu.Üzerine yüklenen iddalar vardır.Ancak bu konuyuda bağımsız objektif kaynaklardan okumakta fayda var diye düşünüyorum.Bir ittihat ve terakki üyesi olan 1918 yılında İstanbul vali ve belediye başkanlığı yapan Süleyman Kani (İrtem) Beyin eseri Yıldız ve Jön Türkler İttihat ve Terakki Gizli Tarihi bu konuda ilgilenenlerin genişçe bilgi sahibi olabileceği iyi bir kaynak.
İmparatorluk 20.yy ı geniş toprak kayıpları,siyasi çalkantılar ve politik kavgalar,isyanlar,tam anlamıyla bir yabancı tahakkümü ile karşılıyordu.
II.Abdülhamid önce anayasa hazırlattırmış ,meclis açmış 1878 de ise meclisi süresiz tatil edip resmen yürürlükten kalkmasada anayasa uygulanmamıştır.Koşulların baskısıyla tepeden inme reformların yürümediğine geniş kitlelerin destek ve özümsemesi olmadan yaşamasına imkan olmadığına dair güzel bir örnektir.20.yy ın ilk seneleri memleket içinde yeni şekillenen siyasi dengeler padişahı Kanun-i Esasiyi uygulamaya zorlamıştır.III.Ordunun subayları ayaklanarak dağa çıkmıştır,merkezi idarenin ise bu iç kalkınmayı rapt-ı zapt altına alacak gücü yoktu. İsyanı kontrol altındatutmak için gönderdiği ŞemsiPaşa, daha trenden inerken teğmenAtıf Efendi tarafından vurulmuş,yerine geçen 'Tatar Osman'lakaplı Osman Fevzi Paşada Manastır'da kaldığı yer kuşatıldıktansonra dağa kaldırılmıştı.Konağında abluka altına alınmışolan Manastır valisi HıfzıPaşa'dan haber alınamıyordu.Rumeli Müfettişi Umumisi HilmiPaşa'dan gelen şu telgraf ise II.Abdülhamid’in son direncini kırdı: "Zatı şahanelerinearzederim ki bu taraflardabenden başka herkes İttihatçıdır."
İhtilali sürükleyen İttihat ve Terakki üyeleri dahi II.Abdülhamid düşerken hazırlıksız kadrolarıyla ağır sorunların ve sorumlulukların altında nasıl ateşten günler yaşayacaklarından habersizdiler.Rumeli dağlarında yıllardır Sırp,Arnavut,Bulgar komitacıları kovalayan genç askerler bu isyancılara karşı aynı taktikleri uygulmaya başlamışlardı.Rus çarı ile İngiliz Kralının Revaldeki buluşmasını Osmanlının tasfiyesi ve işgal kararı olarak yorumlayan askerler dağa çıkarak meşrutiyet talep etmişlerdir.Yorgun devlet mekanizmasının kabulden başka sansı olmamıştır.23 Temmuz 1908 de Padişah iradesi çıkar.Günlerin getirdiği baskıdan olsa gerek bu ilan sıradan halk arasında müthiş bir çoşku patlamasına sebeb olmuştur,umutlar yükselmiştir.II.Meşrutiyetin ilanı iki ismi toplum önüne hürriyet kahramanı adıyla çıkarttı.Binbaşı Enver Bey (Enver Paşa) ve Kolağası Niyazi Bey.
Öyle bir şöhrettir ki bu o yıl doğan çocuklarının çoğuna memleketin dört bir yanında Enver yada Niyazi adları verilir,Enver ve Niyazi adları taşıyan iki harp gemisi için yardım kampanyası açılır bu kampanyaya II.Abdülhamid in dahi 5000 Osmanlı lirası bağış yapması manidardır.Niyazi bey ışıklar altından çabuk ayrılırken Enver Bey Hürriyet kahramanlığından Padişah damatlığına Binbaşılıktan Başkomutanlığa giden yolda süratli adımlarla ilerliyecektir.
Azınlıklar bu ortamdan kendi örgütlenmeleri için yararlandılar,hürriyetten anladıkları buydu.Türk tepkisi gecikmedi yükselen değer olan Türk Milliyetçiliği ideolojisi Türk Ocağı,İstihlak-ı Milli Cemiyeti,Türk Yurdu gibi derneklerin kurulmasıyla kendini hissettirmeye başlamıştı.Gerçi ittihad ve Terakki merkezi yönetimi şubelerine Ermenileri özellikle kazanın üye yapın diye talimatlar verdiysede bunlar sonuçsuz girişimler olduğu gibi daha büyük sorunların yaşanacağı oyunun giriş sahnesiydi aslında.
Memleketin yaşadığı bu Hürriyet !!!! ortamından sadece azınlıklar istifade etmemiş Bulgaristan Doğu Rumelide tam bağımsız bir krallık olduğunu ,Avusturya Bosna-Herseki topraklarına kattığını açıklamış Giritin Yunanistana ilhakı tamamlanmıştır.
1897 Türk-Yunan Savaşı ; Savaşın görünen sebebi Osmanlı eyaleti Girit adasıdır.Bu yıllarda ada nüfüsünun %30 müslümandır.İlki 1841 de olmak üzere 1856,1864 ve en büyüğü 1866 da olmak üzre ada Rumları Yunanistana ilhak ülküsüyle ayaklanmışlardı.İsyanlarda Yunan ve İngiliz maddi manevi desteği açıktır.
1888 de adadaki huzursuzluklar artar ve yeni bir Rum isyanı çıkar.İsyan kısa sürede yerel Türk kuvvetleri tarafından bastırılır.Ancak padişah II.Abdülhamid Rumlara tanınan kendi dilinde eğitim özgürlüğü gibi bir takım ayrıcalıkları askıya alır.Giritte ki Osmanlı genel valisi olağanüstü yetkilerle donatılır.Rum çeteler adanın düzenli birliklerin ulaşamıyacağı dağlık kesimlerde Yunan silahlarıyla giderek daha organize bir tehdit haline geliyor Müslüman halk arasında terör estiriyorlardı.Ancak öyle bir dezenformasyon vardı ki tüm Avrupa Hristiyan halkın gördüğü eziyetten bahsediyordu.Emperyal güçler adayı abluka altına almadan Padişah emriyle adaya destek kuvvetleri çıkarılır,çetelerin geçici anlamda beli kırılır.
Osmanlı ordusu Balkanlarda ve Egede farklı bir savaş tarzıyla karşılaşıyordu.Düzenli ordular belli şablon taktiklerle düzenli ordularla savaşmak için eğitilirler.Osmanlı ordusuda böyle bir orduydu savaş alanına çıkar belli taktikleri uygular yenilir yada yenerdi.Günümüzde gerilla harbi diye adlandırılan düzensiz milislerin hiçbir savaş taktiğine yada harp alanı centilmenliğine uymayan çaresiz sivillere karşıda amansız taktikleri Osmanlı ordusu içinde yeniydi,ancak zaman içinde bu özel harp taktiklerini Balkanlarda Komitacı avında Osmanlı ordusuda elinden geldiğince kullanmıştır.
Bir diğer çarpıcı nokta 1829 yılında bağımsızlığını ilan eden Yunanistan medeniyetlerinin temelini antik Yunaninastana bağlayan Avrupanın kayıtsız şartsız desteğiyle büyük bir kara ordusu ve donanma kurmuştu.Ancak 12000 mil kıyı şeridine denizaşırı topraklara sayısız adaya sahip Osmanlı donanması gemi adedi olarak değil belki ama vurucu güç olarak çok çok gerilerde kalmıştı.Yeni yeni başlayan yeni donanma yaratma hareketinin bu döneme rastlaması büyük talihsizliktir.
İngiltere ve İtalyanın adayı ablukasına maalesef engel olunamamıştır.Rum tecavüzleri karşında Türklerde silaha sarılmış Türkler sahil ve kıyı kasabalarda birleşirken Rumlar iç ve dağlık kesimlerde örgütlenmiştir.O güne kadar silahsız kolay av olan Türk yerleşimciler hayatları namusları adına savunmaya geçmişlerdir.Olaylar hem Yunanistanda hem İstanbulda büyük heyecanlara sebebiyet vermiştir.Ancak ada abluka halinde olduğu üzre biz adaya yani kendi toprağımıza donanmamızın sadece adı olduğu üzere asker yada gönüllü gönderemezken ablukaya rağmen binlerce Yunanlı gönüllü Girite çıkabilmiştir.
Olayları yatıştırmak adına adaya Ortodoks vali bile atandıysada Ortodoks valinin ilk emri canını malını korumak üzre silaha sarılmış Müslümanları dağıtmak olunca yerel Osmanlı komutanları emre uymamamış mücadeleye katılmışlar durum daha da içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir.
Osmanlının içinde bulunduğu ateş çemberinden yaralanmayı düşünen Yunanistan artık zamanıdır deyip 14 Şubat 1897 de Albay Vasos komutasındaki birliklerle Girite çıkar.Uzun yıllar sonra 1970 lerde Kıbrısta Albay Grivas’ın Türklere yaptığı zulüm Vasos’un 1897 de Giritte Türklere yaptığı zulüm ve işkencenin yanında oldukça masum kalır.Donanması sadece isim olarak var olan Osmanlı çaresizce seyircidir.İstanbul infial halindedir.
Avrupalıların sözde arabulucukları ada halkını sözde korumaya yönelik ablukalarının Giriti Osmanlı anakarasından koparmaktan başka bir maksadı olmadığı anlaşılıyor.Giritte Avrupalıların şımarıklığına göz yumduğu Yunan daha da cesaret kazanır Yunan ordusu kuzeye harekata başlar.Teselyaya yürüyen Yunan ordusunun öncü çeteleri Osmanlı sınırını 15 km kadar geçerek köyleri kasabaları basarlar.Pençeleri kopartılmış yaralı aslan son bir gayretle kükrer 17 Nisan 1897 de Yunanistana savaş ilan edilir.
Osmanlı ordusunun başında Sedarı Ekrem Gazi Ethem Paşa Yunan Kuvvetlerinin başında ise Yunanistanı ileride Anadolu macerasına sürükleyecek Veliahd prens Konstantin vardır.Osmanlı ordusu bu savaşta klasik taktiklerinin dışına çıkmış İngiliz ve Fransız ekolünden kurtulduğu üzre Alman ekolüyle özelliklede Goltz paşanın Alman-Prusya süratli hücum felsefesiyle savaşıyordu( Baron Colmar Van der Goltz ; Binbaşı rütbesindeyken Osmanlı ünüforması giymiş Prusyalı Subay.Ordunun modifiyesi konusunda II.Abdülhamid döneminde büyük faydaları dokunmuştur.Bir Osmanlı ve Türk sevdalısıdır.Modernizasyon kapsamında Krupp ve Mauser firmalarının Osmanlıya yatırım yapmalarını sağlamıştır.Bağdatta I.Dünya savaşı esnasında Tifüsten ölmeden önce vasiyeti hem Türk hemde Alman bayrağına sarılarak İstanbula defnedilmek olmuştur.)
Savaşın iki cephede yapılması Teselyayı ikiye ayıran Pindos dağları yüzünden kaçınılmazdı.Teselya ve Epir cephe hattı olarak iki merkezde savaş cereyan etmiştir.Goltz paşanın planı Türk harp konseyininde onayıyla plan Teselya hattında ki Yunan birliklerini süratle ezerek Atina ya yürümektir.Atina nın tehdidi Epir bölgesindeki Yunan birliklerinin de direncini kıracaktır şeklindedir.93 harbinin Yorgun savaşcısı bir kez daha kendini küllerinden yoktan var edip savaş meydanındadır.Yunanlılarda tam tersi bir düşünceyle Epir cephesine daha fazla kuvvet yığmış görece olarak Teselyayı daha az tahkim etmişlerdir.Kuvvet dengesi şöyledir Osmanlı Epir cephesinde 28000 Teselyada 63000 kişilik bir kuvvetle mucadele etmiş Yunan tarafı ise Epir de 65000 Teselyada 43000 kişilik bir kuvvetle mucadele etmişlerdir.Başlangıçta Epir cephesinden gelen kötü haberler ve geri çekilş moralleri bozsada Teselyada ki Türk kuvvetlerinin süratli ilerleyişi ve Yunan cephe hattını yarması Epir cephesindeki Türk askerinide çoşturmuş bozgun bir anda karşı taaruz ve zafere dönüşmüştür.Öldü denen Osmanlının tokadı Yunana Pırnar ve Losfaki meydan savaşlarında patlar( Adları Kosova yada Mohaç kadar meşhur değildir ama ölen evlatlar en az o meydanlarda ki kadar cesurdur)Bu başarılar üzerine Avrupalıların araya gireceğinden emin olan Padişah ve Devlet ricali Başkomutan Gazi Ethem Paşaya yıldırım hızıyla Atinaya yürümesini emreder.Serdarı Ekrem 24 Nisan da Yunan ordusunun karargahı Tırhalayı istila eder.Ertesi gün Salamvira nehrini geçerek Larissayı ele geçirir.Ardından Farsala ve Veletsin meydan savaşları kazanılır.17 mayısta Türk kuvvetleri Prens konstantinin komuta ettiği son yunan savunma hattı Dömeke ye dayanır.Dömeke Meydan savaşında Yunan ordusu tamamen dağıtılır prens kaçar.Artık Atina ile Osmanlı ordusu arasında düzenli tek bir yunan askeri dahi yoktur.19 Mayıs 1897 günü Türk ordusu Atina avucunda olduğu üzere durur.Çünkü Avrupalılar ateşkes demiştir.Elde olan da imkan da budur.Barış konferansı 3 haziranda başlar tarihimiz için ibretlik bir anlaşma olarak Osmanlı dört milyon altın savaş tazminatı alır, Teselya Yunanistana bırakılır !!!Girit Adasının özerkliği ve yabancı tahakkümü resmen tanınır!!!Bir ay içinde Giritteki Osmanlı kuvvetlerinin çekilmesi kabul edilir!!!Bir Yunan prensinin adaya vali olarak tayini!!! Yahu kim galip kim mağlup
?
Savaşın çarpıcı gerçeklerinden biri Osmanlı ordusunun cesaret ve kanla yazdığı zafer içinde bulunulan felaketvari durumlardan ötürü masabaşında mağlup gibi yaptırımların kabuluyle sonuçlanmıştır.Donanmanın sadece adı var olup kendi olmadığından galip olduğumuz bir savaşta Girit gibi en az Kıbrıs kadar önemli bir adanın elimizden çıkmasına engel olamamışızdır.Diğer bir değerlendirmede şu yönde yapılabilir,Osmanlı 93 harbi göçmenlerini –ki sayıları milyonu aşkındır bu gün dahi bu süratte böyle bir akın olsa istihdam çok zordur-içinde bulunduğu durum itibariyle mucizevari bir şekilde Anadoluya yerleştirmiş ve göçmenleri tarım sektöründe istihdam etmiş bu yeni iş gücü Rus harbinden önce yaşanan iki büyük kıtlığın bir daha yaşanmaması adına yaralı olmuştur.Yunan ordusu karşısında kıtlık açlık yaşanmaması bu istihdam sayesinde olup ordunun lojistiğinin yerine ulaşması demiryolu yatırımlarının ne derece önemli olduğunu göstermiştir.
1888 de adadaki huzursuzluklar artar ve yeni bir Rum isyanı çıkar.İsyan kısa sürede yerel Türk kuvvetleri tarafından bastırılır.Ancak padişah II.Abdülhamid Rumlara tanınan kendi dilinde eğitim özgürlüğü gibi bir takım ayrıcalıkları askıya alır.Giritte ki Osmanlı genel valisi olağanüstü yetkilerle donatılır.Rum çeteler adanın düzenli birliklerin ulaşamıyacağı dağlık kesimlerde Yunan silahlarıyla giderek daha organize bir tehdit haline geliyor Müslüman halk arasında terör estiriyorlardı.Ancak öyle bir dezenformasyon vardı ki tüm Avrupa Hristiyan halkın gördüğü eziyetten bahsediyordu.Emperyal güçler adayı abluka altına almadan Padişah emriyle adaya destek kuvvetleri çıkarılır,çetelerin geçici anlamda beli kırılır.
Osmanlı ordusu Balkanlarda ve Egede farklı bir savaş tarzıyla karşılaşıyordu.Düzenli ordular belli şablon taktiklerle düzenli ordularla savaşmak için eğitilirler.Osmanlı ordusuda böyle bir orduydu savaş alanına çıkar belli taktikleri uygular yenilir yada yenerdi.Günümüzde gerilla harbi diye adlandırılan düzensiz milislerin hiçbir savaş taktiğine yada harp alanı centilmenliğine uymayan çaresiz sivillere karşıda amansız taktikleri Osmanlı ordusu içinde yeniydi,ancak zaman içinde bu özel harp taktiklerini Balkanlarda Komitacı avında Osmanlı ordusuda elinden geldiğince kullanmıştır.
Bir diğer çarpıcı nokta 1829 yılında bağımsızlığını ilan eden Yunanistan medeniyetlerinin temelini antik Yunaninastana bağlayan Avrupanın kayıtsız şartsız desteğiyle büyük bir kara ordusu ve donanma kurmuştu.Ancak 12000 mil kıyı şeridine denizaşırı topraklara sayısız adaya sahip Osmanlı donanması gemi adedi olarak değil belki ama vurucu güç olarak çok çok gerilerde kalmıştı.Yeni yeni başlayan yeni donanma yaratma hareketinin bu döneme rastlaması büyük talihsizliktir.
İngiltere ve İtalyanın adayı ablukasına maalesef engel olunamamıştır.Rum tecavüzleri karşında Türklerde silaha sarılmış Türkler sahil ve kıyı kasabalarda birleşirken Rumlar iç ve dağlık kesimlerde örgütlenmiştir.O güne kadar silahsız kolay av olan Türk yerleşimciler hayatları namusları adına savunmaya geçmişlerdir.Olaylar hem Yunanistanda hem İstanbulda büyük heyecanlara sebebiyet vermiştir.Ancak ada abluka halinde olduğu üzre biz adaya yani kendi toprağımıza donanmamızın sadece adı olduğu üzere asker yada gönüllü gönderemezken ablukaya rağmen binlerce Yunanlı gönüllü Girite çıkabilmiştir.
Olayları yatıştırmak adına adaya Ortodoks vali bile atandıysada Ortodoks valinin ilk emri canını malını korumak üzre silaha sarılmış Müslümanları dağıtmak olunca yerel Osmanlı komutanları emre uymamamış mücadeleye katılmışlar durum daha da içinden çıkılmaz bir hale gelmiştir.
Osmanlının içinde bulunduğu ateş çemberinden yaralanmayı düşünen Yunanistan artık zamanıdır deyip 14 Şubat 1897 de Albay Vasos komutasındaki birliklerle Girite çıkar.Uzun yıllar sonra 1970 lerde Kıbrısta Albay Grivas’ın Türklere yaptığı zulüm Vasos’un 1897 de Giritte Türklere yaptığı zulüm ve işkencenin yanında oldukça masum kalır.Donanması sadece isim olarak var olan Osmanlı çaresizce seyircidir.İstanbul infial halindedir.
Avrupalıların sözde arabulucukları ada halkını sözde korumaya yönelik ablukalarının Giriti Osmanlı anakarasından koparmaktan başka bir maksadı olmadığı anlaşılıyor.Giritte Avrupalıların şımarıklığına göz yumduğu Yunan daha da cesaret kazanır Yunan ordusu kuzeye harekata başlar.Teselyaya yürüyen Yunan ordusunun öncü çeteleri Osmanlı sınırını 15 km kadar geçerek köyleri kasabaları basarlar.Pençeleri kopartılmış yaralı aslan son bir gayretle kükrer 17 Nisan 1897 de Yunanistana savaş ilan edilir.
Osmanlı ordusunun başında Sedarı Ekrem Gazi Ethem Paşa Yunan Kuvvetlerinin başında ise Yunanistanı ileride Anadolu macerasına sürükleyecek Veliahd prens Konstantin vardır.Osmanlı ordusu bu savaşta klasik taktiklerinin dışına çıkmış İngiliz ve Fransız ekolünden kurtulduğu üzre Alman ekolüyle özelliklede Goltz paşanın Alman-Prusya süratli hücum felsefesiyle savaşıyordu( Baron Colmar Van der Goltz ; Binbaşı rütbesindeyken Osmanlı ünüforması giymiş Prusyalı Subay.Ordunun modifiyesi konusunda II.Abdülhamid döneminde büyük faydaları dokunmuştur.Bir Osmanlı ve Türk sevdalısıdır.Modernizasyon kapsamında Krupp ve Mauser firmalarının Osmanlıya yatırım yapmalarını sağlamıştır.Bağdatta I.Dünya savaşı esnasında Tifüsten ölmeden önce vasiyeti hem Türk hemde Alman bayrağına sarılarak İstanbula defnedilmek olmuştur.)
Savaşın iki cephede yapılması Teselyayı ikiye ayıran Pindos dağları yüzünden kaçınılmazdı.Teselya ve Epir cephe hattı olarak iki merkezde savaş cereyan etmiştir.Goltz paşanın planı Türk harp konseyininde onayıyla plan Teselya hattında ki Yunan birliklerini süratle ezerek Atina ya yürümektir.Atina nın tehdidi Epir bölgesindeki Yunan birliklerinin de direncini kıracaktır şeklindedir.93 harbinin Yorgun savaşcısı bir kez daha kendini küllerinden yoktan var edip savaş meydanındadır.Yunanlılarda tam tersi bir düşünceyle Epir cephesine daha fazla kuvvet yığmış görece olarak Teselyayı daha az tahkim etmişlerdir.Kuvvet dengesi şöyledir Osmanlı Epir cephesinde 28000 Teselyada 63000 kişilik bir kuvvetle mucadele etmiş Yunan tarafı ise Epir de 65000 Teselyada 43000 kişilik bir kuvvetle mucadele etmişlerdir.Başlangıçta Epir cephesinden gelen kötü haberler ve geri çekilş moralleri bozsada Teselyada ki Türk kuvvetlerinin süratli ilerleyişi ve Yunan cephe hattını yarması Epir cephesindeki Türk askerinide çoşturmuş bozgun bir anda karşı taaruz ve zafere dönüşmüştür.Öldü denen Osmanlının tokadı Yunana Pırnar ve Losfaki meydan savaşlarında patlar( Adları Kosova yada Mohaç kadar meşhur değildir ama ölen evlatlar en az o meydanlarda ki kadar cesurdur)Bu başarılar üzerine Avrupalıların araya gireceğinden emin olan Padişah ve Devlet ricali Başkomutan Gazi Ethem Paşaya yıldırım hızıyla Atinaya yürümesini emreder.Serdarı Ekrem 24 Nisan da Yunan ordusunun karargahı Tırhalayı istila eder.Ertesi gün Salamvira nehrini geçerek Larissayı ele geçirir.Ardından Farsala ve Veletsin meydan savaşları kazanılır.17 mayısta Türk kuvvetleri Prens konstantinin komuta ettiği son yunan savunma hattı Dömeke ye dayanır.Dömeke Meydan savaşında Yunan ordusu tamamen dağıtılır prens kaçar.Artık Atina ile Osmanlı ordusu arasında düzenli tek bir yunan askeri dahi yoktur.19 Mayıs 1897 günü Türk ordusu Atina avucunda olduğu üzere durur.Çünkü Avrupalılar ateşkes demiştir.Elde olan da imkan da budur.Barış konferansı 3 haziranda başlar tarihimiz için ibretlik bir anlaşma olarak Osmanlı dört milyon altın savaş tazminatı alır, Teselya Yunanistana bırakılır !!!Girit Adasının özerkliği ve yabancı tahakkümü resmen tanınır!!!Bir ay içinde Giritteki Osmanlı kuvvetlerinin çekilmesi kabul edilir!!!Bir Yunan prensinin adaya vali olarak tayini!!! Yahu kim galip kim mağlup
Savaşın çarpıcı gerçeklerinden biri Osmanlı ordusunun cesaret ve kanla yazdığı zafer içinde bulunulan felaketvari durumlardan ötürü masabaşında mağlup gibi yaptırımların kabuluyle sonuçlanmıştır.Donanmanın sadece adı var olup kendi olmadığından galip olduğumuz bir savaşta Girit gibi en az Kıbrıs kadar önemli bir adanın elimizden çıkmasına engel olamamışızdır.Diğer bir değerlendirmede şu yönde yapılabilir,Osmanlı 93 harbi göçmenlerini –ki sayıları milyonu aşkındır bu gün dahi bu süratte böyle bir akın olsa istihdam çok zordur-içinde bulunduğu durum itibariyle mucizevari bir şekilde Anadoluya yerleştirmiş ve göçmenleri tarım sektöründe istihdam etmiş bu yeni iş gücü Rus harbinden önce yaşanan iki büyük kıtlığın bir daha yaşanmaması adına yaralı olmuştur.Yunan ordusu karşısında kıtlık açlık yaşanmaması bu istihdam sayesinde olup ordunun lojistiğinin yerine ulaşması demiryolu yatırımlarının ne derece önemli olduğunu göstermiştir.
93 Harbi Sonrası Büyük Göç ,Elveda Rumeli.. 10 Ay süren Türk-Rus savaşında Osmanlı uzun tarihinin en büyük sınavını vermiştir demek yanlış olmaz.1877-1878 savaşında gençler cephede erirken ,halk yani Türk ve Müslüman halk işgal,çete,baskın,soygun,tecavüz,katliam,göç,açlık ve salgın hastalık kabuslarıyla mücadele ediyordu.Aynı sıkıntılar sadece Rumelide değil savaşın dayandığı Erzurum ve Doğu Anadoluda da yaşanıyordu.İstanbul’a sağnak yağmur gibi can havliyle göçmen akıyordu.Camiler,meydanlar göçmenlerle dolup taşıyor geçici iskan barakaları istanbulda yeni mahalleler oluşturuyordu.Bu ortamda gelen Gazi Osman paşa ve askerlerinin destansı Plevne savunması adına yakılan Türküler yada marşlar dahi topluma ümit vermekten uzaktı.
Osmanlı tarihi 93 Harbi ve etkilerini büyük seferberlik olarak yazar ama ne zaman biliyormusunuz tam 40 yıl sonra I.Dünya savaşı seferberliği yaşandıktan sonra her iki seferberliği daha doğrusu acıları yaşayanlar 93 Harbine Büyük seferberlik adını vermiştir.
Kırım savaşında uluslar arası destek alan yani Osmanlı deyimiyle ‘’Düvel-i Muazzama’’yı yanında bulan Osmanlı bu sefer yalnızdır ,1873 ve 75 kıtlıklarıda umutsuzluğun üzerine tuz biber gibi bir de açlığı eklemiştir.Babı Ali ve ordu sorunlar yumağıdır.Yolsuzluklar ,dış borçlar,iç siyasette muhalif hareketler,güven bunalımları tam bir kargaşa yaratmaktadır.Hersekte ayaklanma,Karadağda ayaklanma,Doğu sorunu,Bulgaristanda ayaklanma ,talebe hareketleri vs vs olaylar tam bir kabus tam bir karabasan tasviridir.
Bu korkunç tablo yaşanırken Süleyman Paşa dağılan birlikleri Filibede toplamaya yeniden mukavemet merkezi oluşturmaya çalışırken düşmanın Edirneyi işgal haberi bu son çabayıda yıkmıştır.
Kazak süvarilerinin kaçmaya çalışan kafilelere sivil asker kadın çocuk demeden amansızlığı her türlü insani değerin askerlik onurunun haysiyetin dışındadır.Yetiştikleri tüm kafileleri hilafsız kılıçtan geçirmişlerdir.
Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi o günleri anlatır;
‘’ "Ahali zaten ürkmüş ve tetik üzerinde bulunur olduğundan, düşmanın İşve ve Hamidli geçitlerinden tecavüz ettiği gün, araba ve hayvanları ile, bunları bulamayanlar ise yayanca, Zağra Çırpan üstünden kaçmaya başladılar. Yardımcı askerler dahi dağıldı. Bu firari askerler Çırpan, Eski Zağra, İzlâdi ve Karlova taraflarından yollara dökülen binlerce muhacire bir kat daha dehşet verdiler. Kabacık ve Sekbanlı istasyonlarına mahşer gibi
toplanmış, karlar üstünde şimendifer bekleyen biçare ahali bu korkuyla Edirne'ye ve Kırcaali dağlarına yürüdüler. Yollarda ve istasyonlarda terk olunan kıymetli eşyaların, at ve hayvanların hesabı yoktu. Evlâdını taşıyamayanların,'Araba getirip sizi alacağız!' diye aldatıp bıraktıkları masumlar karlar üstünde bekleşe kalmışlardı. Herkes can derdine düştüğünden, geriden gelip faciayı görenler de bir âhı teessüfle yanlarından geçip giderlerdi.Ruslardan kaçan yüz binlerce ahali, sel önündeki çer çöp gibi, imkân nereye müsait olursa o tarafa akıp gitmekte,ana baba evladını ve evlat ana babayı terk etmekte, o şiddetli kışta kırlarda kar üstünde yatmaktaydılar.Her işin tedbirinde noksanlık olduğu gibi, muhacirlerle dolu katarlar haftalarca yollarda tutuldu ve birçokları öldü. Mütareke görüşmeleri için hususi trenle Kızanlık'a hareket eden Server ve Namık paşalar muhacirlerin dehşet verici manzarasını görmemek için trende gizlenmeye mecbur olmuşlardı.Diğer yandan Moskof orduları her taraftan Edirne'yi kuşatmış; öncüleri ise Çatalca'ya erişmişlerdi.Bunlar, yetiştikleri muhacirleri soyarak vahşetle katlettiler. Yollarda soğuktan donarak, kalabalık yüzünden vagonlardan dökülerek ölenler de sayısızdı."
93 Harbinin iki meşum gecesi 8-9 Ocak 1877
‘’0 günlerin hazin öyküsü, Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi'nin, "Tarihçe-i Vak'a-i Zağra -Hercümerc-i Kıt'a-i Rumeli" adlı yapıtında ayrıntılarıyla anlatılır. Balkanlarda şiddetli bir kışın başladığı 1878'in ilk günlerinde, Zağra Müftüsü'nün deyimiyle, tam bir "hercümerç" yaşanmıştır. Şıpka'dan sonra önünde bir engel kalmayan Rus birliklerinin Sofya ovasına inişi,erzakı tükenmiş olarak ricat eden Osmanlı taburlarınınsa, Yıldız Sarayı'ndan gelen buyruklarla savunmada tutulmaya çalışılması, paşalar arasındaki anlaşmazlıklar; Sofya'dan Bergos'a kadar, Türk ahalisinin, köy köy, kasaba kasaba arabalarını yükleyip "göçmen" olmak üzerelerken İstanbul'dan gelen, "Ateşkes ilan edildi. Asker ve ahali çekilmesin!" telgraflarına inanıp evlerine dönmeleri; 10 saat sonra, "Ahaliyi hicret ettirin, mala eşyaya bakacak gün değildir!" yollu telgraflar üzerine, yataklarından fırlayanların karlara, buzlara, bataklara dala çıka yollara dökülüşleri...
İşte tarihin bir insanlık dramı o meşum 8-9 Ocak 1878 gecesi başlamış; Osmanlı devletinin, Rumeli'nde 195 bin kilometrekare toprak kaybını belgeleyen Ayastefanos Önbarış Antlaşması'nın Mart 1878'de imzalanmasına değin, iki ay sürmüştür. Artık, Sofya-İstanbul arasında perişan kafileler vardır ve bu, yüzyıllar önce fethedilen Balkan topraklarına Anadolu'dan göçenlerin Evlâd-ı Fatihan' denilen torunlarının, ricat eden ordunun ardına takılıp '93 Muhacirleri' kimliğiyle geri dönüşü olmuştur. Bu dönüş, bir 'muhaceret' sürecinin başlangıcı olup arkası çorap söküğü gibi gelecek; Girit, Selanik, Bulgaristan, Romanya ve Mübadele' muhacirleri, fasılalarla Türkiye'ye sefalet ve gözyaşı taşıyacaklardır.’’
İstanbulda Durum
Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi', "Tarihçe-i Vak'a-i Zağra - Hercümerc-i Kıt'a-i Rumeli" adlı yapıtında, 93 Harbi'ne ilişkin olarak Balkanlar'da yaşananların, İstanbul'a yansımasını da anlatır:
"Rumeli'nden boşanan yüz binlerce ahali, araba ve hayvanla, trenle yahut yaya, gece ve gündüz demeyip İstanbul'a döküldüler. Son nefesteki canlarını, Payitaht-ı Saltanat'a ve İstanbulluların merhamet kucaklarına attılar. Sirkeci mevkii, Ayasofya, Sultanahmet, Yenicami, Nuruosmaniye ve diğer camilerle birçok mektep ve binaların avluları ve bütün meydanlar, mahşere döndü . Trenler tasavvur olunmaz bir halde geliyordu. Vagonların içi ve üstü, erkek kadın, kucak kucağa istif olmuş, yanları hatta ön ve arkadaki zincirlerin üstleri insan örülmüº idi. Soğuktan donarak düşenler istasyonlarda hasta kalanlar hesapsızdı.Bunların çoğu açlıktan ve soğuktan kırıldı. Allanın hikmeti, o günlerde şiddetli fırtınalar kar ve yağmurlar durmayıp bu biçarelerin üzerinden geçti. Vagonlardaki sıkışıklık ve ızdırap içinde lohusalar nice anneler yavrularıyla telef olup gittiler."
İstanbul'a gelen Rumeli göçmenlerinin öyküsü ve o günlerin İstanbul'undaki genel hava, Nedim Gök'ün "Rumeli'nden Anadolu'ya Türk Göçleri" (Ankara 1994) adlı yapıtında da yer alır: "İki saatte bir, 20-30 vagon dolu olduğu halde bir tren geliyordu. (...) Vagonlardan inen muhacirlere, ilk önce Sirkeci Garı'nda, Sermaye-şefkat-i Osmaniyye ve Baron de Hirsch Komitesi tarafından, çorba ve ekmek veriliyordu. En muhtaç olanlarına yün battaniyeler dağıtılıyor, hasta olanların, 4-5 yataklı hasta odasında ilk tedavileri
yapılıyordu. (...) 15-24 Ocak 1878 arasında gelen 80 bin muhacirle, İstanbul'daki göçmen sayısı, 150 bine yükselmişti. Bu akın sonucu gelenlerin çoğu, açıkta kaldılar. İstanbul'da yer bulunamadığı için Edirne-İstanbul demiryolu hattı boyunca, 25-30 bin muhacir perişan durumda kalmıştı. 31 Ocak'ta Edirne Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra da göçün devam etmesi üzerine, şehirdeki izdihamı azaltmak için, muhacirlerin bir kısmının taşraya sevki kararlaştırıldı. Yine de 4 Mart'ta İstanbul'daki muhacir mevcudu
200 bine ulaşmış bulunuyordu."
Osmanlı tarihi 93 Harbi ve etkilerini büyük seferberlik olarak yazar ama ne zaman biliyormusunuz tam 40 yıl sonra I.Dünya savaşı seferberliği yaşandıktan sonra her iki seferberliği daha doğrusu acıları yaşayanlar 93 Harbine Büyük seferberlik adını vermiştir.
Kırım savaşında uluslar arası destek alan yani Osmanlı deyimiyle ‘’Düvel-i Muazzama’’yı yanında bulan Osmanlı bu sefer yalnızdır ,1873 ve 75 kıtlıklarıda umutsuzluğun üzerine tuz biber gibi bir de açlığı eklemiştir.Babı Ali ve ordu sorunlar yumağıdır.Yolsuzluklar ,dış borçlar,iç siyasette muhalif hareketler,güven bunalımları tam bir kargaşa yaratmaktadır.Hersekte ayaklanma,Karadağda ayaklanma,Doğu sorunu,Bulgaristanda ayaklanma ,talebe hareketleri vs vs olaylar tam bir kabus tam bir karabasan tasviridir.
Bu korkunç tablo yaşanırken Süleyman Paşa dağılan birlikleri Filibede toplamaya yeniden mukavemet merkezi oluşturmaya çalışırken düşmanın Edirneyi işgal haberi bu son çabayıda yıkmıştır.
Kazak süvarilerinin kaçmaya çalışan kafilelere sivil asker kadın çocuk demeden amansızlığı her türlü insani değerin askerlik onurunun haysiyetin dışındadır.Yetiştikleri tüm kafileleri hilafsız kılıçtan geçirmişlerdir.
Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi o günleri anlatır;
‘’ "Ahali zaten ürkmüş ve tetik üzerinde bulunur olduğundan, düşmanın İşve ve Hamidli geçitlerinden tecavüz ettiği gün, araba ve hayvanları ile, bunları bulamayanlar ise yayanca, Zağra Çırpan üstünden kaçmaya başladılar. Yardımcı askerler dahi dağıldı. Bu firari askerler Çırpan, Eski Zağra, İzlâdi ve Karlova taraflarından yollara dökülen binlerce muhacire bir kat daha dehşet verdiler. Kabacık ve Sekbanlı istasyonlarına mahşer gibi
toplanmış, karlar üstünde şimendifer bekleyen biçare ahali bu korkuyla Edirne'ye ve Kırcaali dağlarına yürüdüler. Yollarda ve istasyonlarda terk olunan kıymetli eşyaların, at ve hayvanların hesabı yoktu. Evlâdını taşıyamayanların,'Araba getirip sizi alacağız!' diye aldatıp bıraktıkları masumlar karlar üstünde bekleşe kalmışlardı. Herkes can derdine düştüğünden, geriden gelip faciayı görenler de bir âhı teessüfle yanlarından geçip giderlerdi.Ruslardan kaçan yüz binlerce ahali, sel önündeki çer çöp gibi, imkân nereye müsait olursa o tarafa akıp gitmekte,ana baba evladını ve evlat ana babayı terk etmekte, o şiddetli kışta kırlarda kar üstünde yatmaktaydılar.Her işin tedbirinde noksanlık olduğu gibi, muhacirlerle dolu katarlar haftalarca yollarda tutuldu ve birçokları öldü. Mütareke görüşmeleri için hususi trenle Kızanlık'a hareket eden Server ve Namık paşalar muhacirlerin dehşet verici manzarasını görmemek için trende gizlenmeye mecbur olmuşlardı.Diğer yandan Moskof orduları her taraftan Edirne'yi kuşatmış; öncüleri ise Çatalca'ya erişmişlerdi.Bunlar, yetiştikleri muhacirleri soyarak vahşetle katlettiler. Yollarda soğuktan donarak, kalabalık yüzünden vagonlardan dökülerek ölenler de sayısızdı."
93 Harbinin iki meşum gecesi 8-9 Ocak 1877
‘’0 günlerin hazin öyküsü, Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi'nin, "Tarihçe-i Vak'a-i Zağra -Hercümerc-i Kıt'a-i Rumeli" adlı yapıtında ayrıntılarıyla anlatılır. Balkanlarda şiddetli bir kışın başladığı 1878'in ilk günlerinde, Zağra Müftüsü'nün deyimiyle, tam bir "hercümerç" yaşanmıştır. Şıpka'dan sonra önünde bir engel kalmayan Rus birliklerinin Sofya ovasına inişi,erzakı tükenmiş olarak ricat eden Osmanlı taburlarınınsa, Yıldız Sarayı'ndan gelen buyruklarla savunmada tutulmaya çalışılması, paşalar arasındaki anlaşmazlıklar; Sofya'dan Bergos'a kadar, Türk ahalisinin, köy köy, kasaba kasaba arabalarını yükleyip "göçmen" olmak üzerelerken İstanbul'dan gelen, "Ateşkes ilan edildi. Asker ve ahali çekilmesin!" telgraflarına inanıp evlerine dönmeleri; 10 saat sonra, "Ahaliyi hicret ettirin, mala eşyaya bakacak gün değildir!" yollu telgraflar üzerine, yataklarından fırlayanların karlara, buzlara, bataklara dala çıka yollara dökülüşleri...
İşte tarihin bir insanlık dramı o meşum 8-9 Ocak 1878 gecesi başlamış; Osmanlı devletinin, Rumeli'nde 195 bin kilometrekare toprak kaybını belgeleyen Ayastefanos Önbarış Antlaşması'nın Mart 1878'de imzalanmasına değin, iki ay sürmüştür. Artık, Sofya-İstanbul arasında perişan kafileler vardır ve bu, yüzyıllar önce fethedilen Balkan topraklarına Anadolu'dan göçenlerin Evlâd-ı Fatihan' denilen torunlarının, ricat eden ordunun ardına takılıp '93 Muhacirleri' kimliğiyle geri dönüşü olmuştur. Bu dönüş, bir 'muhaceret' sürecinin başlangıcı olup arkası çorap söküğü gibi gelecek; Girit, Selanik, Bulgaristan, Romanya ve Mübadele' muhacirleri, fasılalarla Türkiye'ye sefalet ve gözyaşı taşıyacaklardır.’’
İstanbulda Durum
Zağra Müftüsü Hüseyin Raci Efendi', "Tarihçe-i Vak'a-i Zağra - Hercümerc-i Kıt'a-i Rumeli" adlı yapıtında, 93 Harbi'ne ilişkin olarak Balkanlar'da yaşananların, İstanbul'a yansımasını da anlatır:
"Rumeli'nden boşanan yüz binlerce ahali, araba ve hayvanla, trenle yahut yaya, gece ve gündüz demeyip İstanbul'a döküldüler. Son nefesteki canlarını, Payitaht-ı Saltanat'a ve İstanbulluların merhamet kucaklarına attılar. Sirkeci mevkii, Ayasofya, Sultanahmet, Yenicami, Nuruosmaniye ve diğer camilerle birçok mektep ve binaların avluları ve bütün meydanlar, mahşere döndü . Trenler tasavvur olunmaz bir halde geliyordu. Vagonların içi ve üstü, erkek kadın, kucak kucağa istif olmuş, yanları hatta ön ve arkadaki zincirlerin üstleri insan örülmüº idi. Soğuktan donarak düşenler istasyonlarda hasta kalanlar hesapsızdı.Bunların çoğu açlıktan ve soğuktan kırıldı. Allanın hikmeti, o günlerde şiddetli fırtınalar kar ve yağmurlar durmayıp bu biçarelerin üzerinden geçti. Vagonlardaki sıkışıklık ve ızdırap içinde lohusalar nice anneler yavrularıyla telef olup gittiler."
İstanbul'a gelen Rumeli göçmenlerinin öyküsü ve o günlerin İstanbul'undaki genel hava, Nedim Gök'ün "Rumeli'nden Anadolu'ya Türk Göçleri" (Ankara 1994) adlı yapıtında da yer alır: "İki saatte bir, 20-30 vagon dolu olduğu halde bir tren geliyordu. (...) Vagonlardan inen muhacirlere, ilk önce Sirkeci Garı'nda, Sermaye-şefkat-i Osmaniyye ve Baron de Hirsch Komitesi tarafından, çorba ve ekmek veriliyordu. En muhtaç olanlarına yün battaniyeler dağıtılıyor, hasta olanların, 4-5 yataklı hasta odasında ilk tedavileri
yapılıyordu. (...) 15-24 Ocak 1878 arasında gelen 80 bin muhacirle, İstanbul'daki göçmen sayısı, 150 bine yükselmişti. Bu akın sonucu gelenlerin çoğu, açıkta kaldılar. İstanbul'da yer bulunamadığı için Edirne-İstanbul demiryolu hattı boyunca, 25-30 bin muhacir perişan durumda kalmıştı. 31 Ocak'ta Edirne Mütarekesi'nin imzalanmasından sonra da göçün devam etmesi üzerine, şehirdeki izdihamı azaltmak için, muhacirlerin bir kısmının taşraya sevki kararlaştırıldı. Yine de 4 Mart'ta İstanbul'daki muhacir mevcudu
200 bine ulaşmış bulunuyordu."
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)